Kötülüğü zirveye taşımak, onu kurumsallaştırmak demektir. Bireysel olmaktan çıkarıp kitlesele dönüştürmek, tek kişilik tasarruftan devletin söylemine uzatmak… İşte bu yüzden, tam da bundan dolayı kötülüğü zirveye taşımak kötülük yapmaktan daha kötüdür. Ancak çoğu zaman kötüler kötülüğü zirveye taşıdıklarının farkında olmaz. Kötünün, kötü olduğunun farkında olmaması gibi kötülüğü zirveye taşıyan da yaptığının farkında değildir. Bazen cehalet, bazen ideolojik bağnazlık ama en çok da çıkar ortaklığı kötülüğü bireysel olmaktan çıkarır, organize hale getirir, o organizasyon büyür, devletlerin stratejisine dönüşür. İnsan ve insanlık için sistematik ve güçlendirilmiş kötülükten daha tehlikeli hiçbir şeyin olmadığını, kötülük güçle buluştuğunda beşeriyetin ne hallere düşürüldüğünü uluslararası ilişkiler bize her vesileyle söylüyor.
Sanılanın aksine devlet üretmez, dönüştürür. İyiliği de kötülüğü de üreten halktır. Malzemeyi halk sağlar, devlet onu yoğurur, işler, kıvama erdirir ve halka yeniden arz eder. Devletin görevi sadece organize etmektir, düzenlemektir. İster maddi ister manevi olsun, üretilmiş olanın nerede, nasıl, hangi oranda, ne biçimde kullanılacağına karar verir. Halk karşısında devlet bir hakim, hakem ve hekimdir… Bu üçünde öncelik hakimliktedir. Çünkü gündelik hayatın neredeyse bütün uçlarına dokunur, bütün gözeneklerinden içeri girer, her zerresine nüfuz eder. Ondan habersiz hiçbir şey olmaz. Onun onayı olmadan hiçbir şey yapılmaz, yapılamaz. Mutlak bir tahakküm öznesidir bu yönüyle. Ancak devletin doğası kendini bu işlevle sınırlandırmaz. Bu hükmedişte hakem rolü de oynaması gerekir. Onu oluşturan her bir öğeye hakkını teslim etmek, hiyerarşi kurmak, üretimi hakkaniyetli dağıtmak, adalet mekanizması üzerinden doğru ile yanlışı birbirinden ayırmak, doğruyu onurlandırıp yanlışı cezalandırmak gibi bir görevi daha vardır. Ve üçüncüsü hekimlik rolü… Ürettirdiği, ihale ettiği insani değerlerle toplumsal hastalıklara çözüm üretmek de devletin işidir. Gelgelelim gözlemlemeye çalışan göz bazen gözetlemeye dönüşür. Yargılama yetisi bazen daha baştan hükmünü verir ve doktorlar da hasta olur, bazen yanlış teşhis koyar… Bu olur, olmuştur, olagelmiştir ve hep olacaktır. Zaten kötülüğün bireysellikten çıkıp toplumsala, oradan devlete uzandığı yer tam da burasıdır.
Devlet hakimlik, hakemlik ve hekimlik rolünü yitirdiğinde işler karışır, kötülük daha hızlı koşmaya, daha geniş mesafeler kat etmeye başlar. Kırılmanın başlangıç noktası hiçbir zaman bilinemez, bulunamaz. Ama öyle bir şey olur ki devlet otoritesi sarsılmaya, güç paylaşılmaya başlanır. Bu ilk kırılmalardan biridir. İçeriden, onu yönetenlerden başlayan bir kötülük eyleyişi de buna sebebiyet verebilir, dışarıdan onu aciz bırakmaya, ortadan kaldırmaya yönelik bir irade de onun gücünde bir zafiyet oluşturabilir. Ne olur olur, kötülük ve kötüler, vücuda giren ilk kanser hücresi gibi onun hakimliğini zaafa uğratır. Kötülüğün paydaşları çoğaldıkça ekonomi bozulur, rüşvet emeğin yerini alır, emek değer yitirip aşağılanmaya, kısa yoldan kar elde etmek yüceltilmeye başlar. Emek ile getirisi arasındaki orantı bozulunca toplumsal tecanüs kaybolur. Hayatın her alanında bir karmaşa, bir kaos kendisini gösterir. O kaosta insanlar birbirinin ayağına basar, emeğinin karşılığını alamayanlar ile emek vermeden, kısa yoldan köşeyi dönenler arasındaki öfke kabarır, birbirine karışır, kötücül bir sis ortamı meydana gelir. Hiyerarşik oluşumlar ve üretimdeki dengesizliklerin peyda ettiği hoşnutsuzluk bu sis ortamını daha da yoğunlaştırır. Hak etmeyenler yukarılara hızlıca yükselirken hak edenler hiyerarşinin aşağılarında kalır ve ya küser, kenara çekilir veya öfkeye boğulur, nefret duygusuyla hareket eder. Böylece devleti kötüleştiren sürece ikincil bir katman eklenir.
Yukarıdakilerin kötülüğü zirveye taşımalarının son halkası devletin hekimlik rolünün iflasıdır. Bu aşamada hem bürokratik hiyerarşi yanlış kurulduğu hem de gelir dağıtımındaki adaletsizlik çözüm üretme konumundakileri kilitler. Çünkü hiçbir zaman, hiçbir yerde iyi niyet yeteneksizliği kurtarmaz. Çözüm üretme potansiyeli taşıyanlar güçten yoksun, çözüm üretemeyen güçlüler ise yeteneksiz oldukları için kaos daha da büyür, kötülük devridaimi başlar. Kötülük devridaimi, farkında olsun olmasın her bireyin bir şekilde kötülüğün bir tarafında yer almasıdır. Kötülüğün genel geçere dönüşmesi, kurallaşması ve iyiliği bulduğu yerde yok etme gücüne erişmesidir. İyiliğin korkması, sünepeleşmesi, tarafsızlık ilan etmesidir…
Kötülük devridaiminde insanlar sadece kendini koruma refleksiyle hareket ederler. Sadece gemisini kurtaran kaptan mutludur. Başkalarının ne hal içre olduğu hiçbir önem taşımamaktadır. Bireysel haz vardır, empati kurma yoktur. Vatandaş vatandaşın omzuna biner, kul hakkı gözetilmemeye başlanır. Herkes, herkesle menfaat temini için yan yana gelir, menfaat bitince dostluk da biter. Toplumu birbirine bağlayan inanç yaşanır olmaktan çıkar, kültüre dönüşür. İnancın teminatı olan ahlak içerik değiştirir, duruma göre vaziyet alış ahlaktan sayılır. Merhamet yerini ideolojik körlük hissiyatına bırakır. Toplumu birbirine bağlayan ne kadar ip varsa hepsi incelir, kopmaya hazır hale gelir. Salınan her ipin ucuna bir kötülük asılıdır. Zirvenin kötüleri, kötülüğün zirvesinde oturanlar sıcak yün yataklarında keyif çatarken kötülüğü zirveye taşıyanlar o yatağın ipi olmanın verdiği gururlar boşlukta salınır durur. Ta ki güçlü bir iyilik rüzgarı esene, o ipi koparana kadar…