Günümüz dünyasının en etkin yönetim biçimi kleptokrasidir. Kleptokrasi sadece yönetenlerin yönettiklerinin emeklerini sömürmesi, onların cebindeki paraya el koyması; emek vermeden zengin olmanın yollarını bürokrasiye taşıması, hiyerarşiyi buna göre kurması değildir. O genel anlamda hayatın her alanına egemen olan bir hırsızlık sistemidir. Üstelik böylesi bir sistemde sadece yukarıdakiler değil, toplumun tamamı çalmaya ayarlanır, hırsızlık erdeme dönüşür. En büyük hırsızlar en çok çalanlardır.

Dünya hırsızlık rejimiyle idare ediliyor. Küreselliğin buradaki rolü hırsızlığı ve onun stratejilerini genelleştirmek, hayatın merkezine çalıp çırpmayı koymaktır. Sisteme entegre olan her ülkenin yönetim biçimi de kurumsal yapılaşması da hırsızlığa göre dizayn ediliyor. Büyük devletler insanı ve insanlığı refaha kavuşturmak için gayret göstermiyor, bunun yerine küçük devletlerin malını çalmak için okyanuslar aşıyor, vuruyor, kırıyor, öldürüyor ve profesyonel hırsızlığın her türden örneklerini sergiliyor. Başka memleketler yaşayan, belki de hiçbir zaman yüzünü göremeyecekleri çocukların, kadınların, gençlerin hayatını çalıyor. Petrolünü, gazını, nadir elementlerini gasp ediyor. Üzerine bombalar yağdırarak tarihini siliyor; geçmişini, bugününü, geleceğini elinden alıyor; mekanlarını yıkarak manzarasını çalıyor; sakat bırakarak hareket kabiliyetini, dikkatini savaşa çevirerek yaşama sevincini, hayal gücünü çalıyor. Haydut devletler mazlum devletleri gündüz gözü soyuyor, adına da savaş diyor.

Küresel olan yerelde de pek değişmiyor. Zayıf dediğimiz memleketlerde de yönetenler yönetilenlerden, güçlüler güçsüzlerden mal devşiriyor. Kendinde biraz kuvvet bulan herkes ötekinin malına mülküne göz dikiyor, onu elde etmek için elinden geleni yapıyor. Sistem başkasının malına çökmeye ayarlanmış, kurumlar ve onların başına geçenler bu kisveli insanlar tarafından idare ediliyor. Hırsızlık rejiminin kuralları dünyanın her tarafında aynı… Kendini güçlü hisseden her insanın gözleri çalmaya ayarlanmış. Adalet bakanlıkları hak-hukukun çalındığı mekanlara dönüşüyor; maliye bakanlıkları vergilerle, enflasyonla vatandaşın cebindekini kaşla göz arasında cebine indiriyor. Merkez bankaları para basarak kalpazanlık yapıyor, milletin cebindeki para birimi her saniye eriyor. İçişleri bakanlıkları milletin huzurunu, Milli Eğitim bakanlıkları bilgi edinme hakkını gasp ediyor.

Hırsızlığın doğasında var. O da tıpkı öteki alışkanlıklar gibi içgüdü olarak başlıyor, sonra yaşam biçimine dönüşüyor. Çalmaya alışan zihin, dünyanın tamamını alsa bile başka gezegenlerden bir şeyler aşırabilmenin hayallerini kuruyor. Bugün dünyanın pek çok memleketindeki yöneticilerin halklarından çaldıkları yedi cetlerine yeteceği halde çalmaya devam etmelerinin sebebi budur. Hırsızlık bir yaşam biçimidir ve hırsız çalacak bir şey kalmadığında sol cebindekini çalarak sağ cebine koyar, işini yine yapar.

Anında enselenen hırsızlar da vardır, geç yakalananlar da. Yakalandığında ceza alan hırsızlar da vardır, görmezlikten gelinen, idare edilenler de, hatta hoş karşılananlar da… Ama hırsızlık, kendisi itiyada dönüşse bile insan nezdinde başkasında çirkin görülen bir hastalıktır. Bu yüzden, bir toplumun bireyleri tek tek hırsızlığı yaşam biçimine dönüştürdüğünde dahi başkasının yaptığı hırsızlığa göz yummaz, hatta kendi kusurunun acısını ötekinden çıkarmaya bakar. Başlangıçtan beri hırsızlığın en büyük günahlardan biri oluşunun sebebi tam da bu: Hırsızlık yok etmeye dairdir. Adam öldürmek, birinin hayatını çalmak; emeğini gasp etmek birinin esenliğini çalmak; cahil bırakmak birinin iç dünyasını karartmak; yalan söylemek birinin gerçeğini elinden almak; kaos çıkarmak birinin düzenini bozmak anlamına geliyor. Ve bütün bunlar, yukarıdan aşağıya olduğunda, küreselden yere, bürokrasiden aşağıya doğru seyrettiğinde dünyanın çivisi işte o zaman çıkıyor, toplumsal çözülmenin önüne işte o zaman geçilemiyor.

Hırsızlığın doğasında görünmezlik var. Çalma süreci kendisini asla göstermez. Cebinizdekinin çalındığını çoğu zaman geç anlarsınız. Zamanınızın çalındığını, her şey olup bittiğinde ve kaybedilen zamanın artık geriye döndürülemeyeceğini anladığınızda fark edersiniz. Değerlerinizin çalındığını, insanlığınızın elinizden alındığını toplumsal yozlaşma size dokunduğunda görürsünüz. Bu biraz da hırsızın marifetine dairdir. Bir hırsız ne kadar profesyonelse olay o kadar geç anlaşılır. Hırsızlık ne kadar yukarıdansa aşağıdaki etkileri o kadar geç duyulur.

Hırsızlık evrensel bir eyleyiş biçimi… Vatanı yok, coğrafyası yok, okumayla, kültürle de ilişkili değil. Her durumda bir çürümenin, kokuşmanın eseri… Olsa olsa bağlamlarından bahsedilebilir. O kadar çok bağlamı var ki… Bazen bir ihmal, bir okuldaki onlarca çocuğun hayatının çalınmasına sebebiyet verebilir, bazen zehirli bir güç, genç bir kadının sessiz sedasız kayboluşuna, kaybedilişine… Bir valinin oğlu, bir üniversite öğrencisine tecavüz eder, hamile kalınca da kafasına sıkar, öldürür. Hırsızlık sistemine tabi bir başhekim sistemden bilgileri siler, valinin koruması kızı gömer, gömdüğü yeri değiştirir. Vali kızın sim kartını alır, bilişimci polis aracılığıyla sim karttaki bilgileri sildirir, cinayet “kayıp” davasına dönüştürülür ve üstü örtülerek unutturulmaya çalışılır. Öylesine profesyonel bir hayat çalma hikayesidir ki bu, yıllarca üstü örtülü kalır. İlahi adalet işte… Günün birinde, bir savcı ortaya çıkar, bu hırsızlık şebekesini çökertir ve çalınan gerçeği tekrar buldurur. Bu da olur. Hırsızlar da bazen yakalanır ama hırsızlık sistemi hiç değişmez. Çalanlar çaldıklarını iade etmek zorunda kalsa bile olan olmuş, kendisinden bir şey çalınanlar artık oradan gitmiştir. Hayatımızı çalanlar, hayatı çalanların ta kendileridir…