Yasalar olgulardan önce gelir ve olgular yasalara göre biçimlenir. Doğanın yasaları bedenden, ruhun yasaları zihinden önce biçimlendirilmiştir. Yol ayağa, düşünce zihne, besin mideye, hissediş yüreğe uygun yaratılmıştır. Yöneliş, yönelişin yasalarına göre belirlenir. Yol içgüdüsü keçilerin zihnine işlenmemiş olsa uçurumlar keçiyollarından çok daha fazla yolcu kabul ederdi. Bütün bunlar yasaların içine doğduğumuzu, ona uygun yaşadığımızı/yaşamak zorunda kaldığımızı göstermektedir. Her şeyin bizden önce belirlendiği ortamlara doğar, o ortamlara göre şekillenir, o ortamları teneffüs eder, o ortamlarla ilişki kurar, o ortamlarla ya uyum gösterir veya uyumsuzluk içinde yaşarız. Denilebilir ki her çağ kendi göğünün eseridir. Her eser yazarının ve türünün tazyiklerine göre şekillenir ve her birey içinde yaşadığı toplumun rengini alır.

Meseleyi yönetenler-yönetilenlere getirdiğimizde de durum neredeyse aynıdır. “Nasıl yaşıyorsanız öyle yönetilirsiniz.” cümlesi sadece bir anlamda bireyin topluma, toplumun yönetime aksedişi olarak kurgulanmıştır ve tek boyutlu bir yaklaşımı barındırır. Oysa durum her zaman böyle değildir. İyi bir çocuk zalim bir babayı seçmemiştir ama kurallar baba tarafından belirlenir. Kötü bir mahallede yaşamak zorunda kalan çocuğun çevresini kuşatan kötülük de onun eseri değildir. İnsanlar bazen maruz kalırlar. Zamana maruz kalırlar, mekana, ortamlara, hatta geçmişe maruz kalırlar. Kendilerini ansızın orada, bulundukları yerde bulurlar. Bulundukları yerin, şartların kurallarıyla yaşamak zorunda kalırlar. Üstelik tercih etmek şansları da yoktur ve geriye kalan tek şey mücadele etmektir. Ne kadar zor olursa olsun, zalim bir babanın otoritesiyle baş etmek, mahallenin kötü çocuklarının tazyiklerine meydan okumak, omuzlarınıza bindirilmiş bir yük olarak geçmişten kurtulmaya gayret göstermek, çağınızla ve onun insanı zehirleyen değerleriyle kıyasıya mücadele etme içgüdüsü hep vardır, olmak zorundadır. Çünkü bu olmadığında hayat devam eder belki ama kötülük çok daha acımasız hale gelir. Gelgelelim yukarının baskısıyla aşağının ittirmesi karşı karşıya geldiğinde genelde kazanan hep yukarının baskısıdır. Yukarıya doğru atılan cismin oradakine verdiği zarar ile aşağıya atılan cismin aşağıdakine verdiği zarar aynı değildir. Yukarı her zaman aşağıdakine göre bir adım öndedir. Yukarıya tırmananın oraya vardığındaki yorgunluğuyla onu orada bekleyenin yorgunluğu eşit olmadığı için bu kavgayı çok az istisnayla hep yukarıdakiler kazanır. Tam da bu yüzden bireyle toplum ve devlet karşı karşıya geldiğinde hangisinin daha fazla zarar vereceği, hatta hangisinin kazanacağı daha baştan bellidir. Güç, güçsüzlüğe; çoğunluk azınlığa; yukarısı aşağıya hükmeder. Haklı da olsa haksız da olsa “zor, oyunu bozar” ve insanların keyfi kaçar.

Kötülüğün mekanı yoktur. Yukarıda da aşağıda da sağda ve solda da kendine rahatlıkla yer bulur. Mayasındaki akışkanlık bütün gözeneklerden içeriye girmeye müsaittir. Ancak o hep uçlarda gezinir, aşırılıklardan beslenir. Ilıman iklimlerden, yeşertili vadilerden, ölçülü tokluklardan hazzetmez. Denge onun düşmanıdır. Kuraklık ve sel, açlık ve sefahat, varlık ve yokluk, kalenin tepesi ve baraka.. onun için hiç fark etmez, buralardan içeri sızar, yapması gerekeni yapar, bağışıklık sistemini çökertir, at izini it izine karıştırır, düzeni bozar ve oturup büyük bir keyifle seyreder. Sele karşı kuraklığı, açlığa karşı sefahati, yokluğa karşı varlığı, yoksula karşı zengini, aşağıdakine karşı yukarıdakini, mazluma karşı zalimi tercih etmesinin sebebi kötülüğün buralardan çok daha hızlı yayılabileceği düşüncesidir. Aşağıdan yukarıya çıkan kötülük zorlanır, engelle karşılaşır ancak yukarıdan aşağıya yönelmiş kötülük daha hızlı hareket eder, daha engelsiz yol alır. Bu da bize sosyal ve yönetsel anlamda kötülüğün neden yukarıyı ve yukarıdakileri tercih ettiğini, sözünü onlara emanet ettiğini, neredeyse bütün zamanlarda dünya çapında kötülük organizasyonunun iyilik karşısında hep daha teçhizatlı olduğunu gösterir. Kötülük yatırımını yukarıya öyle bir yapar ki aşağıdakiler yukarı çıktıklarında kötüleşirler, yukarıdakiler aşağıya indiklerinde veya düştüklerinde iyileşmeye başlarlar. Bunun elbette başka bir açıklaması daha vardır: Yukarıya çıkanlar ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, hemen sonrasında kötülük onlara nüfuz eder, hükmeder ve çevrelerinde kötülerden oluşan bir halka oluşur.

Yalakalık inceltilmiş kötülüktür ve en çok güçlülerin, yukarıdakilerin çevresinde boy gösterir. Kötülük organizasyonu, yönetsel ve kurumsal içerik tahkimindeki ince zardan güç alır. Bu zar, gerideki kötülüğün üstünü örter, ona yumuşak bir cilt ekler, böylece kötülüğün aşağıya, tabana yayılmasının önünü açar. Kötülüğü zirveye taşıyan, orada tutan, kuvvetlendiren de bu onun etrafını kuşatan inceltilmiş tabakadır. Yalakalar maharetiyle yukarıya yerleştirilen bu inceltilmiş kötülük, onu zirveye taşıyan dokuları da sabitler. Aslına bakılırsa “kötülüğü zirveye taşıyan” tam da böylesi bir geçiştir. Çünkü kütlesel olarak kötülük, bir bütün olarak ve kendisi kalarak aşağıya yöneldiğinde belli oranda bir dirençle karşılaşacaktır. İşte bu direnci devre dışı bırakmanın yolu, halk ile yöneticiler arasındaki boşluğu dolduran böylesi inceltilmiş bir kötülük stratejisinin varlığından yararlanmaktır. İçindeki zehir görünür olsa iki bardak sudan zehirli olanı kim tercih eder? Suya karıştığında zehir görünmez olduğu için insanlar yanılgıya düşer. Dolayısıyla en büyük kötülük kötülüğün kendisi değildir. Onu iyi gibi gösteren inceltilmiş kötülüktür. Zaten ceberut sistemler de buradan, iyilik görünümlü kötülükten yararlanarak halkını ve toplumunu zehirlemektedir. Kötülük aramızda kendi elbisesiyle dolaşsa dünya çok daha güzel bir yer olurdu.