Varoluş güzellikle ilgilidir. Çirkinlik organların orantı yokluğudur. Bir tür şaşma, uzaklaşma, dengesizlik halidir. Tam da bu yüzden doğrudan ayrılma, yanlışa eğilim bir çirkinlik belirtisi olarak insanı rahatsız eder. Düşünsel, eylemsel veya uzamsal olarak çirkinliğin insan üzerindeki ağırlığı yokluğa yaptığı vurgudan kaynaklanır. Varolma ve varlaştırma süreçlerinin insana iyi gelirken yok olma ve yoklaştırma süreçlerinin kötü gelmesinin sebebi de budur. Üretirken üreme, tüketirken tükenmeye özgü süreçler de yine bu güzel ve çirkin arasındaki farklılıktan doğar. Bir şeyi yaparken veya bir şey yapılırken kendinizi hafif hissedersiniz çünkü etrafınızı varlık kodları süsler. Bir şeyi yakıp yıkarken veya bir şey yakılıp yıkılırken kendinizi kötü hissedersiniz çünkü etrafınızda yokluk kodları kol gezmektedir. Fidan diken el güzeldir, dalı kıran ise çirkin…

Geriden baktığınızda her şeyi yerli yerinde bir manzara huzur verir. İnsan ruhuna en iyi gelen mevsimin bahar oluşu şaşırtıcı değildir. Çünkü orada herbir görüntü ötekinin varlık alanını kapatmayacak ama kendini de gösterecek bir temsile ulaşır. Kış mevsiminin insan ruhunu daraltması da bu yüzdendir. Orada, bir renk diğer bütün renkleri geri ittirir, görünmezleştirir. Sonsuzluğun üzeri bir süreliğine kapanmış olur. Aynısı bir şehir için de geçerlidir. Düzenli şehirler insanı yormaz, çünkü her sokak, her cadde, her bulvar, belli bir ölçüyle insana yaklaşır. Sokaklar daraldıkça, yollar eğrildikçe, parlaklığın yerini tozlu görüntüler aldıkça insan solgunlaşır, hayat sevimsizleşir. İnsanların şehir tercihleri, büyük oranda estetiğe yapılan vurguya dairdir. Eğer tercih söz konusu değilse her insan kendini rahat hissettiren mekanlarda yaşamak ister. Ve bu talep yine görünür olanla temas kurarak kendisi de görünür olan özgür ruhlardan yükselir. Yollar hapishanelerden güzeldir…

Organizasyonu bakımından insan ruhu mekana benzer. Kimi nettir, görünürdür, ölçülüdür, düzenlidir; bütün bunlardan dolayı da güven verir. Kimi tozlu, is pas içinde, ölçüsüz, alabildiğine kaba sabadır; daha yaklaşır yaklaşmaz sizde belli ölçüde güvensizlik duygusu yaratır, keyifsizlik oluşturur. İstemediğiniz bir şehirde dolaşmak gibi ruhunuzu inciten insanlarla birlikteyken de kötü hissedersiniz. Kaçarak uzaklaştığınız, uzaklaştıkça kendinizi iyi hissettiğiniz şehirler gibi böylesi insanlardan uzaklaştıkça da yavaş yavaş kendinize gelir, mesafe tamamen kapandığında derin bir oh çekersiniz. Net ruhlar, bulanık olanlardan güzeldir…

Söz eyleyişe geldiğinde de durum değişmez. Kötü, kaba saba, saldırgan, sonu kestirilemeyen eylemler insana kendini ve hayatı kötü hissettirir. Daha başta, sesin tınısı, vibrasyonu, şiddeti size yönelmiş dengesiz bir cismi, sözün gerisindeki bedeni haber verir ve içinizden dışa doğru bir isteksizlik kendini gösterir. Bu isteksizlik ortamdan uzaklaşmanız gerektiğini söyler ve eğer katlanmak zorunda değilseniz öyle yaparsınız. Katlanmak zorundaysanız söylemeye gerek yok, acı çekersiniz. Aslında bu da bir tür çirkinliktir. Eyleyiş çirkinliği mekan ve olgu çirkinliğinden çok daha berbattır çünkü birinciler tasıyla tarağıyla, cismaniyetiyle gelirken, bu ikincisi sinsice yaklaşır, içinize girer, süreç tamamlandıktan sonra da etkisi devam eder. İster söyleme özgü isterse davranışla ilgili olsun kabalığın içine yerleşmiş çirkinlik yorar. Yorgunluk bakışa netliğini kaybettirir ve hayatı puslu bir camdan seyretmeye mahkum ettirir. Nitelikli insanların içi boş sözlerden, dedikodudan, gevezelikten hoşlanmayışlarının sebebi işte bu sözün çirkin haline katlanamayışlarıdır. Cümlenin su hali, buz halinden güzeldir…

Güzellik ve çirkinlik bir ruh hali olduğu gibi bir mekansılıktır da. Şehirleri güzelleştiren, güzelliği şehirleştiren dönemler ve insanlarla gurur duyarsınız. Şehirleri çirkinleştiren, çirkinliği şehirleştiren süreçler ve insanlardan ise hazzetmezsiniz. Bağdat’ı, Beyrut’u, Isfahan’ı inşa eden iradeyi seversiniz. Çünkü yoktan bir şehir var etmiş, o şehri süslemiş ve geleceğe aktarmışlardır. Bağdat’ı, Beyrut’u, Isfahan’ı bombalayan, yok eden iradeyi sevmezsiniz. Çünkü varolan şehirleri yok etmiş, çirkinleştirmiş ve ebediyetle kurduğu bağı kesintiye uğratmışlardır. Bu şehirlere bir bombalanmadan önce bir de bombalandıktan sonra baktığınızda içinizdeki duygular söylenmek isteneni gösterecektir. Renkli binalar, ibadethaneler; fıskiyeli bahçeler; düzenli, geniş bulvarlar, yaprakları parıl parıl parlayan zeytin ağaçları, turunçgiller, palmiyeler bir kötülükle, kötülüğün kaba bir eylemiyle tam bir kaos mekanına döner. Kötülük ile çirkinliğin kol kola girdiği savaş ortamları size hayat ile ölüm, varoluş ile yok oluş arasındaki net çizgiyi gösterir. Bu çizginin netleştiği yüzeylerden biri de insan yüzüdür kuşkusuz. Bir tarafta her tebessümü yeni bir ışık haline gelen mimarlar, bahçıvanlar, çocuklar; öte tarafta her sesinden kahır ateşi yükselen siyasetçiler, pilotlar, kötü adamlar… Birinde hayat, ötekinde ölüm var. Biri varolma ve varetme süreçlerine, öteki yok olma ve yok etme süreçlerine vurgu yapar. Çünkü, son aşamada, yapılanı yok edenlerin çirkinlikleri, çirkinliğin kendisi gibi yok olmaya mahkumdur. İnşa edenlerin estetikle kurduğu ilişki ise güzelliğin kendisi gibi kaldığı yerden var olmaya devam edecektir.

Dünyanın başı ağrıyor çünkü zihinsel özürlülerin kurduğu cümlelere katlanamıyor. Dünyanın kalbi ağrıyor çünkü merhamet kalbin cüzü olmaktan çıkıyor. Dünyanın teni ağrıyor çünkü çirkin adamlar, güzel şehirleri yok ediyor. Dünyanın vicdanı ağlıyor çünkü ölüm çocukların yüzündeki neşeyi toprakla örtüyor. Kötülüğün grameri dünyaya çirkinlik dayatıyor.