(Son Posta, 1.8.1933, s. 1)

“Darülfünun, bir Şark müessesesi idi. Medreseden doğmuş, tekâmülünü yapmış, fakat sonra Şarkta ilmin sönmesile beraber sönüp gitmişti. Bir müddet Garba bir pencere açmak, Garp ilimlerini de içine almak istedi. Beceremedi. Nihayet Garp cereyanı galebe çaldı. Garplılaşan yeni Türkiye, ilim ve irfan müessesesini Şarklı bırakamazdı. Onu da Garp müessesesi haline getirmek lâzımdı. Darülfünunun Üniversiteye çevrilmesi, Şarklılığı bırakıp Garplılaşması demektir.” (“Darülfünun Üniversite Oluyor”, Son Posta, 1.8.1933, s. 3)

Kemalizmin esâsı: Her sâhada Frenk mukallidliği! İskol̃astik Zihniyet! Tecrübî İlimlerde ilerlemeyi dahi taklîde istinâd ettiriyor! Müsbet İlimlerin, hiçbir otoriteye tâbi olmadan muayyen bir usûlle Hak̆îkati araştıran, Hak̆îkatten başka tabu tanımıyan İlmî Zihniyetin mahsûlü olduğunu kavrıyamıyor! İlmî Zihniyet: Mahsûs Âlemin sırlarını Müşâhede ve Tecrübe Usûlüyle araştıran Yaratıcı Zihniyet!

***

“Bunu yapacak yerde haksız ve esassız dedikodulara kapılarak dilimizi öğrenmiş ve çok faydalı olmıya hazırlanmış bir âlim zümresini gücendirmek ve kaçırmak, memleket hesabına çok yanlış ve zararlı bir hareket olur. Şurasına şüphemiz yoktur ki, arkadaşımız da meseleyi derinleştirecek olursa çok haksızca hareket ettiğinin farkına varacaktır.” (Ahmet Emin Yalman, “Üniversite Ecnebi Profesörleri”, Tan, 16.10.1937, ss. 1 ve 10)

Yahûdi akademisyenler hakkında Cumhuriyet’in Yalman’a cevâbı

Yalman’ın Kemalist Üniversite’nin belkemiğini teşkîl eden Yahûdi akademisyenleri harâretle müdâfaa eden başmakâlesine 17 Birinci Teşrîn 1937 târihli Cumhuriyet’in birinci sayfasına dercedilen kısa bir fıkra ile cevâb verildi. Tan’ın iddiâsına nazaran, Yunus Nadi’nin kaleminden çıkmış bu fıkranın imzâ yerinde çift yıldız vardı. Fıkrada, Yalman’ın müdâfaanâmesi, “gayretkeş bir taraftarlıkla yazılmış” “bir sürü lâf” olarak değerlendiriliyor ve istihdâm edilen “Avrupalı âlimler cephesinde tamamile isabet edilmediği” iddiâsı tekrâr ediliyordu:

“Nasreddin Hoca, kardan helva yapmağı icad etmiş, fakat bunu kendisi de beğenmemiş. Üniversitemizi yepyeni ve tamamen Avrupaî bir şekilde yükseltmek için en iyi niyetlerle bir takım işler yaptıktan sonra bir de gördük ki biz de netice itibarile tamamen hocanın vaziyetine düşmüşüz. Bilhassa oraya getirdiğimiz Avrupalı âlimler cephesinde tamamile isabet edemediğimizi gören her Türkün teessür duymaması ihtimali olamıyacağı malûmdur.

“Başmuharririmizin bu mevzu üzerinde ahiren tazelediği derd, bir sabah gazetesinin söyleyişine göre, Üniversitedeki yabancı hocaları teessür içinde bırakmış. Bunu söyliyen sabah gazetesi Üniversitedeki yabancı hocaları müdafaa için bir sürü lâf yazmış. Meselenin onu en büyük millî bir iş bilen Başmuharririmiz tarafından tekrar ve sonuna kadar gidecek bir ısrarla teşrih ve takib edileceği şüphesizdir. Biz burada yalnız bir noktaya işaret etmek lüzumunu hissetmiş bulunuyoruz. Başmuharririmizin iddiası, yabancı hocaların şahıslarından ziyade Üniversitemizde tahakkukunu görmek istediğimiz tekemmüle matuf olduğu cihetle her şeyden evvel gayretkeş bir taraftarlıkla yapılan müdafaanın ileri sürülen millî iddia ile hiçbir münasebeti olmadığını söylemek lâzımdır. İşte biz, bugünlük burada bu tek noktayı kaydederek meselede sözü onun üzerinde hâkimiyetle konuşacak salâhiyetlere bırakıyoruz.” (Çift yıldız imzâlı, “Kendi kendimizi tenkid: Üniversitemize aid iddia ve müdafaalar”, Cumhuriyet, 17.10.1937, s. 1)

Yahûdi akademisyenler hakkında Tan’ın Cumhuriyet’e son mukâbelesi

Yukarıdaki fıkra üzerine, Tan’ın -muhtemelen Yalman’a âid- son bir fıkrası ile bu mevzûdaki kalem münâkaşası sona erdi. Cumhuriyet, bu husûstaki nihâî hükmü, “hâkimiyetle konuşacak salâhiyetlere bırakmış” idi. Hâlbuki Maârif Vekâleti, tam o esnâda neşrettiği bir matbûât teblîğiyle, “Üniversitedeki yerli ve yabancı profesörlerin çalışma ve verimlerinden Cumhuriyet hükûmetinin memnun olunduğunu” beyân ediyor. Tan’a nazaran, bu beyân, Yunus Nadi’nin haksızlığının tescîli demekdir:

“Yunus Nadinin Üniversitedeki ecnebi profesörler aleyhinde yazdığı yazı üzerine, başmuharririmiz ecnebi profesörlerin üniversiteye yeni bir çehre ve yeni bir hüviyet vermiye yardım eden hizmetlerini, bunların her birinin kendi şubelerinde beynelmilel tanınmış kuvvetli şöhretler sahibi bulunduklarını yazmıştı.

“Evvelki gün ‘Cumhuriyet’ [17.10.1937, s. 1], yine Yunus Nadi tarafından yazıldığı anlaşılan bir fıkrada bu münasebetle başmuharririmize tekrar çatıyor ve:

‘Herşeyden evvel diyor, gayretkeş bir taraftarlıkla yapılan müdafaanın ileri sürülen millî iddia ile hiçbir münasebeti olmadığını söylemek lâzımdır. İşte biz bugünlük burada bu tek noktayı kaydederek meselede sözü onun üzerinde hakimiyetle konuşacak salâhiyetlere bırakıyoruz.’

“Yunus Nadinin hakem olarak tayin ettiği bu hâkimiyetle konuşacak salâhiyetler, sözlerini söylediler. Maarif Vekâleti evvelki gün gazetelere yaptığı bir tamimde:

‘Üniversitedeki yerli ve yabancı profesörlerin çalışma ve verimlerinden Cumhuriyet hükûmeti memnundur.’

diyordu. Bu hükümden sonra artık bu davada söylenecek söz kalmamıştır, sanırız.” (“Yabancı Profesörler… Hakimiyetle Söz Söyliyenlerin Verdiği Hüküm”, Tan, 19.10.1937, s. 2)

Görüldüğü vechiyle, her iki gazete (daha doğrusu Yunus Nadi ile Yalman) arasında, Üniversite’deki muhâcir Yahûdi akademisyenlerin çalışmalarının memnûniyet verici olup olmadığına dâir yapılan kalem münâkaşası oldukça nezîh bir üslûbla cereyân etmiş ve bu kadarla kalmıştır. Binâenaleyh, iki gazete arasındaki şiddetli kalem münâkaşası, Yalman’ın, Hâtırât’ında iddiâ ettiği gibi, bu mes’eleden değil, Goebbels’in Nürnberg Nutku’ndaki Türkiye’yle alâkalı ifâdesinin yorumundan çıkmıştır. Öyle bir kalem münâkaşası ki karşılıklı olarak, en ağır ithâmlara, hakâretleşmelere vesîle olmuştur!

Bu şiddetli münâkaşayı tafsîl etmeden evvel, bir nebze “Kemalist Üniversite İnk̆ilâbı” üzerinde duralım.

Selânikli Mustafa Kemâl’in “Üniversite İnk̆ilâbı”

(Araştırmamızın “Üniversite İnkilâbı” üzerinde duran bu kısmı, bâzı tashîh ve tâdîllerle berâber, Kemalizm, İsrâil’in Kuruluşuna Nasıl Yardım Etti? isimli çalışmamızdan ik̆tibâs edilmiş [Yeni Söz, 3-5.1.2018/15-17], sonuna yeni bilgi ve vesîkalar eklenmiştir.)

Devir, “İnk̆ilâblar” devriydi… Rejim İnk̆ilâbıyle başlanmış, hukûk, şapka, takvîm, harf, dil, dîn, v.s. ink̆ilâbı derken 1933'te “Üniversite İnk̆ilâbı”na geçilmişti… 31 Mayıs 1933 Târih ve 2252 Sayılı Kânûnla, Osmanlı'dan tevârüs edilen “Dârülfünûn” da tasfiye ediliyor, yerine “Avrupaî” “üniversite (université)” kurulması karârlaştırılıyordu:

“Birinci Madde — İstanbul Darülfünunu ve ona bağlı bütün müesseseler kadro ve teşkilâtlarile beraber 31 Temmuz 1933 tarihinden itibaren mülgadır.

“İkinci Madde — Maarif Vekilliği 1 Ağustos 1933 tarihinden itibaren İstanbul'da (İstanbul Üniversitesi) adı ile yeni bir müessese kurmağa memurdur. Maarif Vekâleti bu Üniversitenin teşkilâtına ait kanun lâyihasını en geç 1 Nisan 1934 tarihine kadar Büyük Millet Meclisine tevdi eyler.”

Öyle ya, Osmanlı bütünüyle tasfiye edilir, Osmanlı'yı hatırlatan her şey silinip süpürülürken, “Dârülfünûn” gibi Maârifin zirvesinde yer alan bir Osmanlı ilim müessesesi ayakta kalabilir miydi? Nitekim, kalamadı! Moïse Cohen / Tekinalp'in Kemalizm'de (1936: 318) büyük bir memnûniyetle kaydettiği gibi, böyle böyle, “Kemalist İnkılâb, mâziyi sildi, süpürdü”…