Cumhuriyet, kalem münâkaşasına bir günlük ara veriyor… Tan, taarruza devâm ediyor…

24 Ekim 1937 târihli Cumhuriyet’te Tan gazetesiyle kalem münâkaşasına dâir hiçbir haber, fıkra veyâ makâle neşredilmiyor.

Hâlbuki Tan mola vermiyor ve o gün de üç yazıyle münâkaşaya devâm ediyor:

- “Kirli işlerle mücadele etmekten yılmıyorum…” Yalman’ın bu uzun makâlesi, birinci sayfada anons ediliyor ve beşinci sayfada dört sütûnu kaplıyor. Beşinci sayfanın uyor.

- Neredeyse tamâmı Cumhuriyet’le münâkaşaya tahsîs edilmiş bulunan beşinci sayfanın sol tarafında, “Günün Meseleleri” sütûn başlığı altında Zekeriya Sertel’in birkaç fırkası münderic bulunuyor; bunlardan ilki, kalem münâkaşasıyle alâkalıdır: “Gazeteciliğimizde Münakaşa Terbiyesi, Halkımızda Münakaşa Terbiyesi”…

- Yine beşinci sayfanın sağındaki son sütûn, Sabiha Sertel’e âid “Görüşler” sütûnudur. Başlık hîlelidir: “Serseri köpeklerle mücadele”… Hâlbuki bu mes’eleyi kısaca işliyen fıkradan evvel, köşeli mûteriza içinde, kalem münâkaşası bahis mevzûu edilmektedir. Bundan, ârif olan anlıyor ki Sabiha Hanım, muârızlarına “serseri köpekler” hakâretiyle hücûm ediyor…

Zekeriya Sertel, Cumhuriyet’in “küfürlü neşriyâtını” ayıblıyor

“Halkımızın gazetelere karşı görüşünde büyük bir değişiklik oldu ve büyük terbiye tekâmülü var.

“Cumhuriyet’in son küfürlü neşriyatı üzerine her taraftan okuyucular telefonla, mektupla, şifahen bize o yazılardan tiksindiklerini ve okumıya tahammül edemediklerini bildirdiler.

“Münakaşanın küfürlüsü Meşrutiyetin ilk senelerindeki matbuata yaraşırdı. Bugün artık siyasî terbiyesi tekâmül etmiş Türk okuyucusu bu kabil küfürlere tahammül edemiyor.

“Gazetelerimizi de, gazetecilerimizi de terbiye ve ıslah edecek olan halkın bu terbiyesi ve doğru görüşüdür.” (Mehmet Zekeriya, “Gazeteciliğimizde Münakaşa Terbiyesi, Halkımızda Münakaşa Terbiyesi”, Tan, 24.10.1937, s. 5)

Zekeriya Sertel’in, herhâlde, herkesten evvel, muârızlarına “serseri köpekler” küfrüyle saldıran karısına terbiye dersi vermesi îcâb ederdi…

Sabiha Sertel: “Serseri köpekler”

Sabiha Hanım, kinâyeli bir fıkra inşâ etmiş: Başlık, “Serseri Köpeklerle Mücadele”, altında, köşeli mûterizâ içinde muârızlarına uzunca bir cevâb, arkasından, sokak köpek ve kedileriyle mücâdeleden bahseden fıkrası…

Fıkra şu cümlelerle başlıyor:

“Dünkü gazeteler belediyenin serseri köpeklerle mücadeleye giriştiğini yazıyorlar. Kış gelince bunlar şehre iner, şehrin huzur ve sükûnunu bozarlar. Zaten medenî bir memlekette böyle serseri köpeklerin dolaşması vaki değildir. İlh…”

“Mutlak Şef”in stratejisine muvâfık bir kayıkçı kavgası

Bunun yukarısına ise, Cumhuriyet’e (doğrudan) cevâbını dercetmiş:

“Günlük fıkramı yazmadan evvel Cumhuriyet gazetesile aramızda çıkan münakaşa hakkında birkaç söz söyliyeyim. 14 senelik bir muharririm. Amerikadaki tahsil hayatımdan başlıyarak bugüne kadar bu memlekete kalemimle, vücudümle, kadrimce hizmet etmişimdir. Yaptıklarımı saymak, şahsımdan bahsetmek küçüklük olmasa bunları sıralardım. Fakat bir memleket meselesi yüzünden aramızda çıkan ihtilâfı, şahsiyat vadisine dökenlerle münakaşaya lüzum görmüyorum. Bana dönme ve komünist gibi hakaretlerden sonra, dünyanın en ağır ithamlarını yapanları, tertemiz hayatıma vatan haini gibi dünyanın en çirkin lekesini sürmek istiyenleri Cümhuriyet mahkemelerinin adaletine havale ediyorum.” (Sabiha Sertel, “Serseri Köpeklerle Mücadele”, Tan, 24.10.1937, s. 5)

Sabiha Sertel, karşılıklı hakâretlerle devâm eden münâkaşadaki muârızlarını “Cümhuriyet mahkemelerinin adaletine havale ediyor” ama, bu, lâfta kalıyor… Çünki birbirlerine bunca vahîm ithâmlara rağmen, ne o Cumhuriyet muharrirleri aleyhinde dâvâ açıyor, ne de (biraz aşağıda Yunus Nadi’nin bir makâlesinde açıkça göreceğimiz gibi) bu berikiler ötekiler hakkında! Çünki, esâsında, bu, “Mutlak Şef”in stratejisine muvâfık ve onun nazarları altında cereyân eden bir kayıkçı kavgasıdır…

1-219

24 Ekim 1937 târihli Tan’ın beşinci sayfasında Cumhuriyet’le kalem münâkaşası… Sabiha Sertel, “Serseri köpeklerle mücâdele ediyor”, Ahmet Emin Yalman da -baştan sona Münâfıklıkla örülmüş- hayâtından bir kahramanlık destânı çıkararak Yunus Nadi’ye cevâb veriyor…

***

Güzîde bir Sabataînin “destânî” hayâtı

24 Ekim 1937 târihli Tan’ın beşinci sayfasında, Cumhuriyet’le kalem münâkaşası çerçevesinde kaleme alınmış üç yazıdan sonuncusu, sayfanın ortasında dört sütûnu işgâl eden “Kirli işlerle mücadele etmekten yılmıyorum” başlıklı geniş makâledir ve Ahmet Emin Yalman’a âiddir. Yalman, bunda, kendi hayâtı hakkında bir kahramanlık destânı inşâ ediyor…

Makâlesi hakkında şu gibi mülâhazalarda bulunulabilir:

- Yalman’ın kendi sülâlesi hakkında verdiği bilgilerden de anlaşılıyor ki Sabataîler bâhusûs 19. asrın ortalarından îtibâren Devlet bünyesinde ciddî şekilde nüvelenmişlerdir.

- “Şecâat arzederken merd-i kıptî, sirkatin söyler” darbımeselindeki nükteye uygun olarak, Yalman, kendi kahramanlık destânını anlatırken, mensûb olduğu zümrenin muâsır târihimizde nasıl bir rol̃ oynadığına dâir bizim tesbîtlerimizi de têyîd etmektedir. Meselâ: Kemâlperestlikleri ve bu çeçevede Frenk kültürünü benimsemiş olmaları, Abdülhamîd ve Osmanlı düşmanlığı, İttihâd ve Terak̆k̆î Komitasıyle ve 1908-1909 İhtilâliyle münâsebetleri, üç alt cemâatin birbirlerinden kız alıp vererek de birbirleriyle (yoksa Türk unsuruyle değil) kaynaşmaları, dâimâ Beynemilel siyonizmin menfâatine muvâfık siyâsetler tâk̆îb etmeleri…

- Her zamânki Münâfık tavırlarıyle, kendi aralarında evlenerek kapalı bir cemâat teşkîl etmelerinden dahi Osmanlı’yı mes’ûl̃ tutuyorlar: “Bunu ancak Osmanlı İmparatorluğunun durgun, tefessüh etmiş içtimaî hayatile izah etmek kabildir”…

- Sabataîlerin arasında “bugün [kendi aralarında evlenme gibi] eski köhne ictimâî şartların en küçük bir izi bile kalmamış, mes’ele uzak bir târihî hâtıra hâline düşmüştür” derken, düpedüz yalan söylemektedir…

- “Harb zenginleri” dediği insanlar, hâssaten -Siyonistlerle berâber- kendi Cemâatinin insanları olduğu hâlde, gûyâ onlarla mücâdele etmiş… Aralık 1942’de tatbîk̆ edilen Varlık Vergisinin gâyesi, “harb zenginleri”nin haksız kazanclarının bir kısmını onlardan alarak Devlet mârifetiyle refâhı geniş kitlelere yaymaktı. Bu “harb zenginleri”nin mühim bir kısmı Sabataî olduğu için, içlerinden Devletce bilinen bir kısmı, (Faik Ökte’nin Varlık Vergisi Fâciası’nda îzâh ettiği gibi) vergi defterlerinde “D” [Dönme] hânesine kaydedilmişlerdi. O günlerde, Zekeriya Sertel, Tan gazetesinde, bu vergiyi harâraretle müdâfaa ettiği gibi, aynı Cemâatten Hüseyin Cahit Yalçın da ondan geri kalmıyordu: “Hükûmetin çok mübrem ve hayatî ihtiyaçlarını karşılıyacak, vatanın müdafaa vasıtalarını temin ederek istiklâl ve şerefini kurtaracak bu verginin mükellefler üzerinde ahlâk bakımından temizleyici ve yükseltici bir mahiyetinin bulunduğuna bilhassa işaret etmek iktiza eder.” (H. C. Yalçın, “Varlık Vergisi”, Yeni Sabah, 17.12.1942, s. 1)

- Gazetecilik uğrunda katlandığı ezîyetlere bir misâl de “ömrünün iki yılını Malta zindanlarında geçirmiş” olması imiş… Hak̆îkatte ise, Malta adası, önde gelen bâzı İttihâdcıların sürgün ve mecbûrî ikâmet mahalli olmuş, orada “zindânlarda” yatmamış, oldukça iyi şartlarda yaşamışlardı. Yalman’ın 1921’de Malta’da çekilmiş bir fotoğrafı bu hak̆îkatin bir vesîkasıdır… (Mustafa Kemâl, hâmîsi Kont Sforza sâyesinde bu sürgünden muâf tutulmuş, İstanbul’daki faâliyetleri de engellenmemişti… Ondan beklenen, Osmanlı’yı tasfiye edip yerine L̃aik Türkiye Devleti’ni têsîs etmesiydi…)

- “(Malta sürgününden dönüşümde) en büyük mükâfâtım, Atatürk’ün çocukluk senelerinin ve uzun mücâdele hayâtının heyecânlı hikâyesini kendi ağzından dinlemek ve yazmak oldu” diyor… Filhakîka, Mustafa Kemâl, çocukluğundan başlıyarak ana hatlarıyle hayâtını anlattığı böyle bir mülâkatı sâdece Yalman’a vermekle, ona karşı yakın dostluk izhâr etmiştir. 10 Kânûnisânî / Ocak 1922 târihli Vakit’te neşredilen bu mülâkatta kendisi ifşâ etmemiş olsa, Sabataî Hahamı Şemsî Efendi’nin talebesi olduğunu herhâlde hiçbir zamân öğrenemezdik…

- Yalman’ın, 1. Cihân Harbi zamânında, Matbûât Cem’iyeti’nde, Yunus Nadi ile berâber çalıştıklarına ve Nadi’nin kendisine “kardeşçe mektublar yazmış” olmasına dâir rivâyetine îtibâr etmemek için bir sebeb yoktur. Nadi de, ona verdiği hakâretlerle dolu cevâbında, bu rivâyeti reddetmiyor. Bu meyânda, her ikisinin de ileri derecede birer Farmason (“Birâder”) olduklarını gözden ırak tutmamak lâzımdır… (Yunus Nadi, 31 Temmuz 1923’te Murâd Mahfili’nde tekrîs olmuş, -Haydar Rifat Yorulmaz’ın rivâyetine nazaran- 19. Dereceye kadar yükselmiştir. Ahmet Emin Yalman’ın tekrîs târihi bilinmemekte, -Seyhun Tunaşar’ın tesbîtine nazaran- ismine ilk def’a Necât Mahfili’nin 1917 kayıdlarında rastlanmaktadır. Aslında, her ikisi de, daha evvel, Selânik’deki Localara intisâb etmiş, bilâhare İstanbul’daki Localara tebennî etmiş olmalıdırlar…)

Makâlesinin -ilk ve son paragraflar hâric- tamâmını ik̆tibâs ediyoruz…