“Her Türkün en tabiî, en samimî dileği şudur: Atatürk’ü daima tam sıhhat içinde bilmek, uzun seneler başımızda görmek… [Bu cümle, makâlede koyu dizilmiştir.]
“Bu dilek yalnız sevgimizden ileri gelmiyor. Kendi kendini düşünmek, hesapçı olmak, milletlerin hakkıdır. İnkılâbımızı tamamlamak, gittiğimiz yolu görmek, millî birliğimizi en sıkı mânada korumak için ruhlarımız onun varlığına ihtiyaç duyuyor, millî şuurumuz, Atatürk’ü milli varlığın en mühim bir parçası sayıyor.
“Türk milletinin son zamanlarda geçirdiği üzüntülerin mânasını kavramak, derinliğini duymak istersek, bütün bu duyguları gözümüzün önünde canlandırmamız lâzımdır.
“Her Türk vatandaşının Atatürkün sıhhati hakkında çok meraklı ve hassas bir an’aneye mahsus sevgi ve şefkatle bu kadar titremesinin ve üzülmesinin sebebi ne?
“Sebebi şu: Atatürkü daima canlı bir enerji kaynağı halinde aramızda görmeğe alıştık. Nekahat ve istirahat devresinin uzaması bize tabiî gelmedi. Merak içinde bulunan bir anne nasıl üzülür ve kendini yerse biz de öyle üzüntüler çektik. Hükûmet, bütün neşri suretiyle ortalığı aydınlatmadı, çünkü bir istirahat ve nekahat devresinin bülten neşrini icap ettirecek bir vaziyeti yoktu.
“Nekahat ve istirahat devresinin uzamasının başlıca sebebi ise, Atatürkün son Hatay buhranı sırasında seyahate çıkmasıdır. O sırada istirahat devrine fasıla vermemek lâzımdı, fakat hiç bir kuvvet, şahsî sıhhatine ait hiçbir endişe Atatürkün bu seyahate çıkmasına mâni olamamıştır. Atatürk en mühim bir millî dâvanın halledileceği yerlere yakın bulunmak istemiş; ileri siperlerde millî bir dâva için dövüşen bir askerin atılganlığı ile hâdise sahnesinin yakınına koşmuştur. [Bu cümle de, makâlede koyu dizilmiştir.]
“İstirahat ve nekahat devresi bu sebeple uzamış olmakla beraber çok şükür tam sıhhat haline doğru inkişafa devam etmiştir.
“Atatürk gibi coşkun bir enerji ve hareket kaynağı için kısa bir zaman bile dar sıhhî kayıtlar altında bulunmak büyük bir fedakârlıktır. Bütün milletin alâka ve sevgi ile kendi üzerine titrediğini hissetmek bu fedakârlığı elbette kolaylaştırır.
“Bir milletin ne sebeple olursa olsun üzüntü geçirmesi acı bir şeydir. Fakat böyle bir müşterek üzüntüde öyle içtimaî kıymetler gizlidir ki bunların kaybolmaması, tebarüz ettirilmesi mutlaka lâzımdır.
“Bütün bir millet, Atatürk’ün kendisi için yaptıklarını o kadar iyi anlıyor ve o kadar derin bir minnet ve sevgi duyuyor ki üzüntülü günlerde milyonlarca Türkün ağzından şu yolda sözler işitilmiştir:
‘Onun bir dakika sıhhati için ömrümün hepsini vermeğe hazırım.’ [Bu cümle, makâlede büyük harflerle dizilmiştir.]
“Kemalist rejiminin Türk milletinin ruhunda kök tuttuğunda tereddüdü olanlar varsa, [bunlar] şunu görecek., anlıyacaklardır: Atatürkün sıhhatine taallûku olan saiklerle coşan bu sevgi ve alâkada her tereddüdü silecek, her karanlık duyguyu aydınlatacak mânalar vardır. Bütün bir millet, Atatürk’ün yarattığı rejimi sevdiğini, benimsediğini, bunu, üzerine titrenecek en yüksek bir kıymet saydığını, bundan açık bir şekilde ifade etmenin yolunu sezemezdi, bulamazdı…
“Atatürk’ün bir ân evvel tam sıhhate varması, her Türkün her şeyden üstün tuttuğu bir dilektir. Bu dileği derin bir sevgi ile tekrar etmekle, bütün büyük Türk ailesinin Atasına karşı duyduğu coşkun alâka ve sevgiyi ifade ettiğimize kanaatimiz vardır.” (Ahmet Emin Yalman, “Türk Kalb ve Ruhlarını Birleştiren Sevgi Bağları”, Tan, 7.8.1938, s. 1. Uydurma Dile muhâlif olduğunu beyân ettiği hâlde, her zamanki ikiyüzlülüğüyle, Hâtırât’ında -Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, 1970: III/238-240-, 1938’deki metninin birçok kelimesini Uydurmacaya çevirmiş, bu meyânda nisbet “-î”lerini, “-i” şeklinde uzatmasız dizmiştir...)
Sertel’lerin ve Dördüncü’nün Yalman’a “kalleşlik” ve “kahbelik hareketi”
Mâmâfih, üç ay neşriyâttan men’ cezâsı da gazeteye ciddî bir darbeydi. Ortaklar bu vahîm buhrânı tesânüd rûhuyle atlatamadılar ve Yalman’ı bu mes’elede yalnız bıraktılar. Yalman, ortaklarının davranışını, “kalleşlik” ve “kahbelik hareketi” olarak vasıflandırıyor ve bir öfke tavrı içinde, menfâatlerini gözetmeden, gazeteden hışımla ayrıldığını ifâde ediyor:
“Yazı çıkınca kıyametler koptu. Karanlıkta yarına ait hazırlıklar yapmak isteyenlerin hesapları alt üstü oldu. Tehdidler savuruyorlar, üzerimize küfürler yağdırıyorlar, Hükûmetin bizi şiddetle cezalandırmasını istiyorlardı. Bu hava içinde, Tan gazetesi (üç ay kapatıldı)… […]

(Tan, 7.8.1938, s. 1)
Yalman’ın, (Sertel’ler ve H. L. Dördüncü ile ortaklaşa sâhibi olduğu) Tan gazetesinin 7 Ağustos 1938 târihli nüshasında intişâr eden ve Mustafa Kemâl’in ağır bir hastalık geçirmekte olduğunu îmâ eden başmakâlesi: “Türk kalb ve ruhlarını birleştiren sevgi bağları” … Bu başmakâle üzerine, Bayar Hük̃ûmeti, Tan’ın üç ay müddetle tâtil edilmesine karâr vermiş, üç aylık müddetin tamâmlanması üzerine, (ki bu arada Yalman ortaklıktan ayrılmıştı) Gazete, Sertel’lerin ve Dördüncü’nün ortaklığında ve onların siyâsî hattına uygun bir muhtevâyle, 8 Kasım 1938’de tekrâr neşir hayâtına dönmüştür… Yalman, bahis mevzûu makalesinde, kendi Cemâatinin mâbûd edindiği şahsı, (Münâfıklığı muktezâsınca) Türk Milletinin de mâbûdu gibi takdîm etmişti…
***
“Bir, iki gün sonra Şükrü Kaya Bey İstanbul’a geldi. Kendisini buldum, yazının ne maksatla yazıldığını belirtmeğe çalıştım. Bana dedi ki:
‘- Biraz evvel Zekeriya ile Halil Lütfi Dördüncü burada idiler. Bana anlattıklarına göre bu yazıyı onlara haber bile vermeden, gizlice gazeteye koydurmuşsun.’
“Bu kadar kalleşlik karşısında kan başıma sıçradı, beni teşvik eden ve bir başmakale şeklinde yazdığım yazıya velveleli bir şekil veren kendileriydi. Felâket karşısında dayanışma gösterecek yerde beni arkadan vurmağa kalkışmaları üzerine kararımı derhal verdim: Böyle insanlarla gazete gibi bir işte ortaklık edilemezdi. Kendileriyle beraber yola çıkmakla büyük bir hata işlemiş, gaflete düşmüştüm.
“İş Bankası’na âid olan Tan gazetesi, Atatürk’ün emriyle, matbaanın techîzâtı ve binâsıyle berâber, benim şahsıma, yok bahasına ve uzun taksitlerle verilmişti”
“Matbaaya koştum. Bu çirkin hareketleri karşısında ortaklıktan ve gazeteden ayrıldığımı söyledim. İstikbal için hiçbir desteğim olmadığını, elimdeki biricik köprübaşıyı yıktığımı hiç düşünmedim. [???] İş Bankasına ait olan bu gazetenin ve matbaanın techizat ve binasının Atatürk’ün emriyle benim şahsıma yok bahasına ve uzun taksitlerle verildiği ve binadaki tesislerde de ve en ziyade benim gayretimle tutmuş olan gazetenin üzerinde de haklarım bulunduğu hatırıma bile gelmedi. Ömrümün her safhasında olduğu gibi, maddi menfaatlerimi hiçe saydığımı ve çılgınca hareket ettiğimi neden sonra farkettim.
Sabiha Sertel’in ağabeyi, Kemâlperest, Farmason ve Komünizm destekcisi Avukat Celâl Derviş Deriş devreye giriyor
“Zekeriya Sertel’in eniştesi [doğrusu: kayınbirâderi] ve avukatı Celâl Derviş [Deriş] Bey, sıcağı sıcağına bana geldi. Şirketten hiç bir hak istemediğime ve her türlü ilgiyi kendi rızamla kestiğime dair benden imza istedi. O saniyede duyduğum hiddet ve iğrenme hissinin etkisi altında bu imzayı da verdim, fakat bana ettiklerini bulmalarını istemekten de kendimi alamadım. Nitekim haklarımın üzerine oturmaktan hiç hayır görmediler. [???] 1946 da [doğrusu: 4 Aralık 1945’te] matbaa [Tan Matbaası] halk tarafından hücuma uğradı, tahrip edildi. On yıl evvel de komşu bir binada dinamit patlaması neticesinde herşey yeni baştan alt üst oldu. [Bu fâcia, 6 Ocak 1959’da cereyân etmiş, Halil Lûtfi Dördüncü’ye âid Tan Matbaası binâsı ile berâber 17 binâ daha harâb olmuş, 38 kişi ölmüş, 165 kişi muhtelif derecelerde yaralanmıştı… (7 ilâ 11 Ocak 1959 târihli Milliyet gazetesinin haberlerine istinâden.) Yalman, bunca insanın hayâtına mâl olan bu büyük fâciayle (inanmadığı –hâşâ Allâh tarafından-) kendisinin intikâmının alındığını iddiâ ederek bu hâdiseden memnûniyet duyuyor!]