Yalman dahi, Hâtırât’ında, Yunus Nadi’yi mâzûr gösteren bir yaklaşım içinde oldu
Yukarıda Yalman’ın Hâtırât’ından bir pasaj naklederek, onun, Yunus Nadi’yle kalem münâkaşalarına Üniversitede istihdâm edilen ecnebî Yahûdi akademisyenleri sebeb gösterdiğini, hâlbuki aralarındaki hakâretleşmeye varan şedîd münâkaşanın asıl sebebenin Goebbels’in 8 Eyl̃ûl̃ 1937’de Nürnberg Kongresi Nutkundaki Türkiye’yle alâkalı cümle olduğunu kaydetmiş, ayrıca, bu pasajda, onun mühim bir müşâhedesine dikkat çekmiştik:
“Nazilerden kaçan değerli profesörlere ince düşüncelerle memleketin kapılarını açan” Mustafa Kemâl, “Nazilikten ve Hitler’den şiddetle nefret ediyordu”… (Hiç şaşırtıcı olmıyan bir müşâhede!)
Aynı pasajda, 1937 Ekim’inde onca ağır ithâmlarla hücûm ettiği Yunus Nadi’den, onu bu münâkaşada mâzûr gösteren bir ifâdeyle bahsetmesine ise şaşmamak elde değil:
“Cumhuriyet [gazetesiyle] olan münakaşa, Nadi Beyin, Üniversitede vazife gören Alman Profesörlerinin kovulmasına dair yazdığı şiddetli yazı yüzünden kopmuştu. Ben, profesörlerle, İstatistik Profesörü sıfatiyle Üniversitede bulunduğum sırada yakından tanışmıştım ve kendilerinin yeni bir Türk Üniversitesi yaratmak için ne kadar başarı gösterdiklerini, bu müstesna adamların elimize geçmesinin bizim için ne kadar büyük bir fırsat ve nimet olduğunu biliyordum. Atatürk, Nazilerden kaçan değerli profesörlere ince düşüncelerle memleketin kapılarını açmıştı. Kendisi de Nazilikten ve Hitler'den şiddetle nefret ediyordu. Bunların hepsini bilerek, Nadi Beye nazik bir cevap verdim, profesörleri savundum. Yunus Nadi sert ve haşin cevaplar verdi. Münakaşa kızıştı, Türk basın tarihinde görülen en sert münakaşalardan biri şeklini aldı. Sonradan haber aldığıma göre, Yunus Nadi Bey, Almanları [Türkiye'ye dâvet edilen Almanya ve Avusturya menşêli Yahûdi akademsiyenleri] kıskanan bazı gençlerin tahriklerine kapılmış, hata ettiğini neden sonra farketmiş.” (Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, 1970: III/230)
Yalman, Yunus Nadi’yle kalem münâkaşasından birkaç ay sonra, bu def’a Sertel’lerle karşı karşıya geldi
Yalman ve Tan gazetesi, Cumhuriyet’le şiddetli kalem münâkaşasından dokuz ay kadar sonra oldukça ağır bir darbe yedi. Bunun sebebi, Yalman’ın, gazetesinin 7 Ağustos 1938 târihli nüshasında, Mustafa Kemâl’in vahîm bir hastalık geçirmekte olduğunu îmâ eden bir başmakâle neşretmiş olmasıdır. Bu makâle üzerine, gazete, Hük̃ûmet tarafından kapatıldı ve 8 Ağustos 1938’den 8 Kasım 1938’e kadar üç ay kapalı kaldı. Bu hâlin gazetede yol açtığı ik̆tisâdî buhrân ve ortaklar arasındaki menfâat çatışması, Yalman’ın Tan’dan ayrılmasına müncer oldu.
Yalman’ın başmakâlesi, Hük̃ûmeti bir hayli endîşlendirmişti. Zîrâ, “Ebedî Şef”in ölümcül hastalığı, en azından resmen, efk̃ârıumûmiyeden saklanıyordu… Meselâ (31 Mart 1938’de Prof. Dr. Fiessinger’nin Tan gazetesine, “Büyük Şef”in sıhhatinde endîşeye mahâl olmadığına dâir beyânâtına –ki gazetenin 1 Nisan 1938 târihli nüshasında intişâr etmişti- ilâveten) 24 Mayıs 1938 târihli Akşam gazetesinde (s. 1) neşredilen haber, Hük̃ûmetin bu husûsda gösterdiği büyük hassâsiyet hakkında bir fikir verebilir:
“Atatürk dün Mersinde motörle bir gezinti yaptı.
“Büyük Önderin sıhhati hakkında çıkarılan menfur iaşelerden Hatay halkı çok müteessirdir. Hataylıların bu hisleri Atatürke arzedildi. Büyük Şef, bu hissiyattan çok mütehassis oldular.”

(Tuğba Barutçu, Çocuklara Kırâat -1881- ve Sevimli Mecmua -1925- Dergilerindeki Çeviri Metinler ve Dış Dünya Üzerine Bir İnceleme, Konya: Selçuk Üni., Yük. Lis. Tezi, 2000, s. 72'den ik̆tibâs)
Sertel'lerin, Selânikli arkadaşları Nebîzâde Hamdi ile berâber, 1 Ocak ilâ 25 Haziran 1925 târihlerinde 13 sayı neşrettikleri ve hemen hemen bütün yazılarının Sabiha Sertel tarafından kaleme alındığı on beş günlük çocuk mecmûası Sevimli Mecmûa'nın 7. sayısı… Küçücük çocukları dudaklarından öpüştüren çirkef zihniyet! Ve en büyük derdleri Anadolu Milletine Frenklik aşılamak:
“Sevimli Mecmua, Cumhuriyet Türkiye'sinin çocuklarına, başka milletlerin çocuklarıyla Batılı mucitlerin ve önemli kişilerin yaşamlarını sunma ilkesini benimser. Hemen her sayıda Edison'dan Garibaldi'ye, Kristof Kolomb'dan Rockefeller'e pek çok önemli kişinin yaşamları çocuklara sunulur. Dergide İslam ve Türk büyükleri yer almaz.” (Erhan Akdağ, Sevimli Mecmua Adlı Çocuk Dergisi, Çeviriyazı, İnceleme, Afyon Kocatepe Üni., Yük. Lis. Tezi, Haziran 2012, s. 29)
***
Bu bakımdan, Hük̃ûmet, Yalman’ın hastalığı îmâen de olsa ifşâ etmesine, gazeteyi üç ay müddetle tâtil gibi oldukça şedîd bir cezâyle mukâbele etmiş, hattâ devrin Başvekîli, bu ifşââtı “memlekete sûikasd” olarak tavsîf etmiştir:
“…Bir akşam Büyükada’da, Yat Klübünde Başbakan Celâl Beyle karşılaştım. Başbakan yüksek sesle bana zılgıtlar yağdırdı, hastalık hakkında böyle bir yazı yazmanın memlekete suikast manasına geldiğini ileri sürdü…” (Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, 1970: III/241)
Asırlık Sabataî hîlesi: Kendi emellerine, dâimâ -Türkden daha Türk görünerek-Türklüğü âlet etmek
Bununla berâber, Yalman’ın makâlesi, bir taabbüd havasında yazılmıştır. Ona göre, Mustafa Kemâl, Türklerin “babası” veyâ “atası” imiş… (Zâten, mâl̃ûm, “Tek Adam” da, bu büyük iddiâyle “Atatürk” soy adını almış ve bunun için de şahsî kânûn çıkarttırmak gibi bir hukûk garâbeti işlemiştir…) “Varlığımızı kurtarmak” gibi bir mûcizeyi başarmış ve bizi bütün dünyâda “örnek diye gösterilen bir millet” yapmış… Binâenaleyh Türk millî varlığı, Mustafa Kemâl’le aynîleşmiş… Bunca nîmetten sonra, “Kemalist Rejimin Türk Milletinin rûhunda kök tuttuğu husûsunda tereddüde mahâl yok” imiş… V.s., v.s…
Bu makâledeki gibi, kendi hissiyâtlarını dâimâ “Türk” kılığına sokarak ifâde etmek, bu Sabataîlerin en dessâs tâbiyelerinden biridir!
Yalman’ın gözünde, Sabatay Sevi’ler de, Jacob Querido’lar (nâm-ı dîğer Abdullah Yâkub’lar) da, hurâfeleriyle berâber, mâzîye gömülmüşlerdir… Bundan böyle (kendisinin de buyurduğu gibi) “takdîse lâyık tek adam” mevcûddur: Mustafa Kemâl…
Yalman, bu başmakâlesini, aşağıdaki takdîmle, 10 Kasım 1957 târihli Vatan’ın ikinci sayfasında aynen neşretmişti:
“Atatürk’ün uzun süren hastalığı esnasında bir müddetler her şey gizli tutuldu. Bu yüzden her gün yanlış bir takım haberler ağızdan ağıza dolaşıyor, vatandaşlar üzüntüler içinde kıvranıyor, kendi kendilerini bir felâket gününün arifesinde sayıyorlardı. Ben o sırada Tan gazetesinin başmuharriri idim. Umumî endişelere tercüman olmayı ve kendi üzüntülerimi ifade etmeyi vazife saydım. Bu maksatla yazdığım bir yazı gazetenin 7 Ağustos 1938 tarihli sayısında çıktı ve derhal kıyamet koptu. Gazete üç ay için tatil edildi. Buna sebep olan yazıyı aşağıya geçirmekten maksat, bu hâdisenin hâtırasını tazelemek değildir; sadece Ata’yı kaybetmek gibi müthiş bir ihtimalin o sıralarda ruhları nekadar sarstığının, nekadar derin elemler uyundırdığının canlı bir vesikasını ortaya koymaktır.”
Yalman’ın mâbûdu, Türklerin de mâbûduymuş
Yalman’ın başmakâlesini, ilk paragrafı hâric, aynen naklediyoruz:
“…Büyük Türk ailesinin büyük bir Atası vardır. Ailenin bütün sevgi ve minnetleri daima ona çevrilmiş bulunur. Çünkü tarihin hiç bir devrinde, hiç bir fanî insan, bütün bir millete Atatürk’ün verdiğini verememiştir. Cihan Harbinde ve Cihan Harbinden sonra onu bulmasaydık, onun enerjisi, dehası, cesareti, bilgisi, muvazeneli ve uzak görüşü, müsbet ruhu millete destek olmasaydı, zarurî âkibetimizin ne olacağını hatırdan geçirmek bile acıdır. Ona dayanarak, varlığımızı kurtarmakla kalmadık, az zamanda uzun mesafeler aştık, ifratlardan kendimizi koruduk, taklitten kurtulduk. Barışa, emniyete kavuştuk. Dünya yüzünde birinci derecede itibar gören, haricî âlem içinde örnek diye gösterilen bir millet olduk.

“Ebedî Şef”in imtiyâzlı gazetecisi… Kezâ “Millî Şef”in de… (“Hürriyetçi, Cumhûriyetçi, Demokrat” geçinen Yalman, -H. C. Yalçın gibi, esâsa taallûk etmiyen tenk̆îdci tavrı bir tarafa- Kemalist İhtilâlini candan desteklemiş, ömrünce Kemalist Totaliter Rejimin fanatik bir müdâfii olmuş, Ordudaki Komitacılar ve “Millî Şef”le berâber, 27 Mayıs Kemalist İhtilâline –ve onun cinâyetlerine- de ortak olmuştu…)
***