Kemalizmin hiçbir vechesine îtirâzı olmadığı gibi, bu sun’î dille (g̃ûyâ, Münâfıkça tâbirle “Öztürkce”) ibâdeti dayatarak bir “Dîn İnk̆ilâbı”nın sahneye konulmasını da meşrû bir siyâset olarak benimsiyor… (“Kur’ân’ın tercümesi ve Ezân’ın Türkçeleştirilmesi de, dinin, aynı zamanda millî bir cemiyet müessesesi olarak, Türk inkılâbı prensipleri içinde aldığı kıymete işarettir…” 1981: 100) Ateist bir ik̆tidâr tarafından sahneye konulan bu ink̆ilâbla, –en temel bir İnsan Hakkı olan- Vicdân Hürriyetinin ayaklar altına alınması, Müslümanların İbâdet Hürriyetinin dahi tanınmaması, Kitâbullâh’ın ve İslâmın en mühim şiârlarından olan Muhammedî Ezân’ın bu Dînsiz İk̆tidâr elinde oyuncak edilmesi onu rahatsız etmiyor!

Nitekim, Müslümanlıktan ve Türklükden tamâmen tecerrüd ederek yüzde yüz Frenkleşmekden de rahatsız değildir. İkinci umdeyle al̃âkalı olarak ve benimsiyerek sayıyor: “Laiklik”, yâni “din ile dünyanın ayrılması”, “medreselerin kapatılması”, v.s… Millî Hukûkumuzun, ısl̃âh edilip inkişâf ettirilmek yerine toptan ilgâ edilip yerine Frenk hukûkunun ikâme edilmesi, “Mekteplerden din derslerinin kaldırılması”, v.s. sûretiyle Müslümanlığın bütünüyle ictimâî hayâttan kovulması, yeni nesillere unutturulması, Dînsiz bir neslin yetiştirilmesi… P. Safa’ya nazaran, bütün bu Kemalist tasarruflar, benimsenen “Medeniyetcilik” umdesinin zarûrî netîceleridir ve isâbetlidir!

Elbette “Medeniyetçilik” başlığı altında toplanan dîğer beş “İnkılâb hareketi” de: “Şapka”, “Latin harfleri”, “Darülelhanda alaturka kısmın ilgası, yalnız garp mûsikisi öğreten konservatuarın tesisi” (dîğer tâbirle, Türk mûsık̆îsinin tahk̆îr ve men’edilip Frenk mûsık̆îsinin benimsenmesi), “Garp takviminin, İngiliz haftasının ve [Müslümanların Cumâ tâtili yerine Hıristiyanların] Pazar [ve Yahûdilerin Cumartesi] tatilinin kabulü”, “bütün garp muaşeret ve kıyafetlerinin resmîleşmesi”… (P. Safa 1981: 92-93)

Aşk olsun! Bu ne muhteşem “Milliyetcilik”, bu ne muhteşem “Medeniyetcilik” böyle!

Kemalizmin “Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” hezeyânlarına dahi sâhib çıkan bir müellifin fikir adamı (ve hele hele ilim adamı) olduğu söylenebilir mi?

Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar kitabını büyük mütefekkir edâsı takınarak têlîf etmiştir; l̃âkin eseri, basît bir propaganda kitabı olmaktan öteye geçemiyor…

Bir kerre, Kemalizme (ve Kemalizmin kıblesi Avrupa Medeniyetine) hiçbir tenk̆îd yöneltmeden, onun doğrusunu eğrisini müzâkere etmeden, serdettiği iddiâlarda ilmî delîllere istinâd etmeden, bunun yerine, iddiâlarını g̃ûyâ isbât sadedinde sık sık Gar̃bli müelliflerin otoritesinden istimdâd etmek gibi iskol̃astik bir tavırla têlîf edilen, netîce îtibâriyle, esâs gayesi, Kemalist İhtilâlini her bakımdan haklı çıkarmaktan ibâret olan bir kitab, tefekkür kitabı olabilir mi? İlmî kıymetinden vazgeçtik, hiç olmazsa bir nebze felsefî kıymeti hâiz bir eser addedilebilir mi?

1-232

(Milliyet, 21.11.1954, ss. 1 ve 3)

Mustafa Kemâl’in Madam Corinne’e mektubları, Peyami Safa’nın, bâzı mektublar üzerinde sansürcü ve tahrîfk̃âr tercümeleriyle, ilk def’a Milliyet gazetesinin 21 Kasım ilâ 6 Aralık 1954 târihli nüshalarında neşredilmişti. 21 Kasım 1954 târihli yukarıdaki nüshanın 3. sayfasında Peyami Safa’nın “Takdîm” makâlesi bulunuyordu. Mektubların tercümeleri, asıllarının (Fransızca metinleriyle değil) klişeleriyle berâber 22 Kasım 1954 târihli nüshadan îtibâren neşredilmiş, mâmâfih, 3 Aralık 1954 târihli nüshada bir günlük ink̆itâ olmuştu. Mektublardan bir tânesinin Fransızca metninden bir kısmını (yapılan tercüme sahtek̃ârlığını isbât maksadıyle) ilk def’a biz, Derin Tarih mecmûasının Kasım 2014 târihli 32. sayısında (ss. 34-39) neşretmiştik. Peyami Safa, “Takdîm” makâlesinde, Mektubları aynen neşretmeyi vâdettiği hâlde, onlardan bâzılarını toptan veyâ kısmen sansür, bâzılarını da tahrîfen tercüme etmiş ve hepsini de, hilâf-ı hak̆îkat olarak, “Büyük Şef”in ve Kemalist İdeol̃ojinin lehinde yorumlamıştır. Onun bu târihî cürmüne, Milliyet gazetesinin nâşirleri Ali Naci Karacan ve Abdi İpekçi de ortaktırlar. Bilâhare, kendileri de tahrîfk̃âr tercümeler yapan Madam Corinne’in yeğeni Melda Özverim ve Prof. Dr. Erdal İnönü, ayrıca, bu târihî çaptaki sahtek̃ârlığı araştırmıyan veyâ görmezlikden gelen bütün Kemalist akademisyenler ve araştırmacılar (evvelemirde onlar) aynı kâfileye dâhil olmuşlardır… Kasım 2014’te, bizim Derin Tarih’teki neşriyâtımızdan sonra sük̃ût etmiye devâm edenler, elbette ki evvelkilerden daha mücrimdirler!

Kemalist Totaliter Rejimin düzeni budur; yoğurduğu cem’iyet böyledir! (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 21.10.2019/389)

***

Bu tavır, onu, Kemalizmin, ancak birer hezeyân olarak tavsîf edilebilecek uydurma “Târih Tezi”ne ve “Güneş-Dil Teorisi”ne dahi sâhib çıkmıya götürüyor. Menşêi Fransızların güvenilmez târihçisi Joseph De Guignes’e (1720 - 1800) ve sonrasında, Mustafa Celâleddîn (Borjenski) Paşalara, Lumley Davids’lere, Léon Cahun’lere, Moïse Cohen’lere kadar gerilere giden bu deli saçmalarını, Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar kitabımızda (2013: 11. Fasıl/363-403), kezâ, Yeni Söz’de neşrettiğimiz üç makâlede (“Dîn Aleyhdârı Târih Kitapları Nasıl Yazıldı?”, “Târihî Türkçenin Mücâhid Kalemi Yavuz Bülent Bâkiler” ve “Mâhir Bir Stratejist: Munis Tekinalp veyâ Moiz Kohen”) ve daha sonra (Yeni Söz, 11.2 – 23.5.2022, her gün tam sayfa 100 tefrika) Kemalizmin “Târih Tezi” ve “Güneş-Dil Teorisi” Hurâfeleri başlıklı geniş çalışmamızda tedk̆îk̆ edip hangi stratejik hedefe hizmet ettiklerini ortaya koyduğumuz için, burada bir tekrâra lüzûm görmüyor, bu husûsda şu tesbîtle iktifâ ediyoruz:

Ceberût totaliter ik̆tidârın baskısı yüzünden bu hezeyânların aleyhinde bulunamasa dahi, susmak, bunların lehinde yazmamak, konuşmamak kadar olsun haysiyet sâhibi olmıyan insanların fikir adamı veyâ nâmuslu münevver olmak iddiâları lâf-ı güzâfdır!

Peyami Safa, maatteessüf, bu mes’elede dahi dürüst bir münevver tavrı takınamamıştır. Bu tımarhânelik iddiâlara 1938’de kayıdsız şartsız sâhib çıkmış, 1958’de, yâni bu iddiâların stratejik hedeflerinin tahakkuk ettirilip artık geniş mik̆yâsda terkedilmelerinden sonra, bu def’a da, “özrü kabâhatinden büyük” denebilecek sûrette, yine, bundan (“o devre mahsûs bir yazı disiplini tatbîk eden”, “herkesi resmî teze uymak mecbûriyetinde bırakan”) Kemalizmin içyüzü hakkında bir hükme varmadan ve bu çapta vahîm bir hatâya rağmen, büyük bir pişkinlikle, o günki değerlendirmelerinin tashîhe muhtâc olmadıklarını iddiâ ederek, beyân-ı îtizâr etmiştir:

“Bu kitap 1938’de yazıldı ve ‘Cumhuriyet’ gazetesinde tefrika şeklinde yayınlandı. Atatürk’ün son günleriydi. O devre mahsus yazı disiplini, eserin Kemalizme, Altıoka, tarih ve dil anlayışına ait son fasıllarında resmî teze uymak zoruyla muharririn düşünce hürriyetinden bazı kısıntılara katlanmasını zarurî kılıyordu. Fakat bu tahditler, kitabın tarih felsefesi bakımından ana düşüncesini hiçbir şekilde sakatlamış değildir.” (P. Safa 1981: 5)

P. Safa’nın da îmân ettiği “Kemalist Târih Tezi”ne nazaran, “Türkler, bir Hind-Avrupa milleti (Ârî millet)”, “beyaz, sarışın bir ırk” ve kadîm devrin (Sümer, Hitit gibi) büyük medeniyetleri onların eseridir!

Gûyâ “kitabının tarih felsefesi bakımından ana düşüncesini hiçbir şekilde sakatlamıyan” Kemalist iddiâlar, “Yeni Tarih ve Dil Anlayışımızın Geniş Manası” başlıklı Fasılda sıralanıyor. (Müellif, bu uydurmalara olan inancını, kitabının “Netîce” Faslında da tekrâr ediyor…) Bunlara, İskol̃astik Zihniyetin tezâhürü mûtâd tavırla, sâdece, otoritesine sığınılan Frenk müellifleri mesned gösteriliyor:

“Moğol ırkından olmayan Türklerin Hind-Avrupaî kavimler arasında yeryüzünün en eski medeniyetini kurduklarını, kitabdan ve topraktan çıkarılan bütün vesikalarıyla, kafadan çıkarılan bütün delilleriyle ispat etmek imkânı, Atatürk ve onun işaretiyle Tarih Kurumundaki arkadaşları tarafından elde edildi. Eski Çince eserlerde, on asır evvel Arapça ve sekiz asır evvel İran diliyle yazılmış eserlerde, Firdevsi’nin ve diğer meşhur İran şairlerinin yazılarında Türklerin morfolojik vasıfları, birbirini teyid eden şekillerde ortaya çıkmıştı. Haçlıların (ehlisalibin) Türklerle çarpışmalarına aid eserlerde ve Oğuzname, Dede Korkud… gibi Türk vesikalarında da Türk tipi, aynı vasıflar içinde gösteriliyordu: Uzun boy, pembe ten, sarı veya kumral saç, mavi veya elâ göz… Fransız âlimi Dr. Legendre bu tipi şöyle tasvir ediyordu: ‘Türk, beyaz ırkın uzun boylu, uzun ve beyzî yüzlü, ince düz veya mavi gözlü, gözkapaklarının hattı fasılı ufkî, en güzel tipidir.’ Profesör Pittard da, Türklerin Hind-Avrupaî milletler arasında Hyperbrachycephale tipin vasıflarını tamamıyla haiz olduğunu kabul ve Moğollarla nisbetimizi reddetmiştir.

“Türk Tarih Kurumu, 1931’den beri devam eden faaliyetleriyle, Türklerin Hind – Avrupaî milletler arasında ve Ârî ırktan olduklarını, tarihten evvelki devirlerden itibaren Sümer, Hitit, ilâh… gibi en eski medeniyetleri kurduklarını ispat eden bütün vesikaları ve delilleri topladı… ” (P. Safa 1981: 194-195)