Ortadoğu her gece cehennemin başka bir katmanında sınav verirken bölgedeki süreç bir takım canavarın öngördüğü takvimde ilerlemeye devam ediyor. Bir yanda diplomatik oyalama taktikleri sürerken diğer yanda İran'ın en kritik savunma sistemleri, fabrikaları ve altyapısı doğrudan hedef alınıyor. Son 24 saatte İsrail savaş uçaklarının Tahran ve Kereç'teki ana elektrik istasyonlarını, trafo merkezlerini ve iletim hatlarını bombalamasıyla başkent karanlığa gömüldü. Tebriz'deki dev petrokimya kompleksi, çelik fabrikaları ve sanayi tesisleri de ateş hattında. Okul, üniversite ve sivil yerleşim yerlerinin vurulması savaşın sivil altyapıyı yok etme aşamasına geçtiğini gösteriyor. Elektrik ve su altyapısını hedef almak uluslararası hukuka göre açık bir savaş suçu olsa da sahada bunu önemseyen tek bir aktör, daha doğrusu insan sıfatına az da olsa yakışacak varlık kalmadı. Siviller artık kimsenin umrunda değil. İnsanların canları sadece istatistiklerdeki basit rakamlara dönmüş durumda.

Elbette kendisinden beklenenin çok üstünde bir performans gösterip özellikle Trump ve kabinesini gülünecek hale düşüren İran da saldırıları karşılıksız bırakmıyor. Bahreyn'deki dünyanın en büyük alüminyum tesislerinden Alba fabrikasını ve İsrail'deki sanayi komplekslerini hedef alması küresel piyasalarda deprem etkisi yaratıyor. Körfez ülkeleri dünya birincil alüminyum üretiminin %10'unu karşılıyor ve bu tesislerdeki aylarca sürecek üretim aksaması otomotivden inşaata kadar tedarik zincirini kolay onarılamaz şekilde kırmak üzere.

Petrol tarafında ise tablo daha da ağır. Hürmüz Boğazı tamamen tıkanırsa Brent'in 180 dolar bandına fırlaması güçlü olasılık. Trump'ın İran petrolünü almanın en sevdiğim şey olduğuna dair iğrenç itirafı savaşın doğal kaynaklara el koyma motivasyonuyla yürütüldüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Yine de savaşın altında petrolden çok daha derin bir rekabet de yatıyor. İran Hürmüz Boğazı'nı bu savaşla beraber kapatma tehditlerinin yanında yönetme talep ve modeliyle kontrol ediyor. Düşman-dost ayrımına dayalı seçici geçiş rejimi uygulanıyor, gemiler Larak Adası çevresinde denetleniyor, geçişler ücretli hale getirildiğinden ödemeler büyük ölçüde yuan üzerinden, yani SWIFT dışı sistemlerle yapılıyor.

İran'ın enerji gelirlerini Çin para birimiyle kurumsallaştırması hepimizin artık net bir şekilde bildiği üzere ABD dolarının egemenliği için çok büyük bir tehlike arz ediyor. Fakat Washington meseleyi tehlikeli görmekle beraber çözümü basit bir hesapla arıyor. İran düşerse hem Hürmüz hem Bab'ül Mendeb kontrolü ABD ve müttefiklerine geçer, dolar yeniden tek hakim olur gözüyle bakılıyor.

ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun G-7'de "savaş 2-4 hafta daha sürer" demesi ve Hürmüz'de NATO ağırlıklı uluslararası bir güçle doların yeniden hakim olacağı mekanizma için destek istemesi bu hesabın somut adımları olarak gözüküyor. BAE'nin hak iddia ettiği Küçük Tunb, Büyük Tunb ve Ebu Musa adaları kilit önemde. ABD'nin askeri yığınağı bu adaların işgali veya doğrudan Kharg Adası'na yönelmek için kullanılabilir.

Bölgedeki ABD askeri varlığı 100 bin sınırına dayandı, Pentagon 10 bin ilave asker daha göndermeye hazırlanıyor. Ancak ilk dört hafta Çin ve Rusya'dan dolaylı destek alan Tahran rejiminin kolay yıkılmayacağını da gösterdi. İşte bu yüzden ABD "B planı" olarak yıllar önce ortaya atılmış "Dört Deniz" projesini yeniden devreye sokuyor. Akdeniz, Karadeniz, Hazar ve Basra Körfezi'ni enerji rotalarıyla birbirine bağlayan bu vizyon Esad'ın düşmesiyle yeniden canlandı. Proje Körfez gazının Batı'ya aktarılmasında Suriye ve Türkiye'nin merkezi rol üstlenmesi üzerine kurulu. Azerbaycan-Ermenistan barışı, Zengezur koridoru ve Karadeniz'in Ege'ye bağlantısının kontrolü hep bu projenin parçaları.

Tam bu aşamada Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İstanbul'da yaklaşık 13 trilyon dolarlık varlık yöneten BlackRock Başkanı Laurence D. Fink'le görüşmesinin zamanlaması çok anlamlı. BlackRock Apple, Microsoft, Lockheed Martin gibi dev şirketlerin yanı sıra Chase, Goldman Sachs gibi bankalarda da ciddi hisselere sahip. "Dört Deniz" projesi hayata geçirilecekse finansmanının BlackRock üzerinden gerçekleşmesi en büyük olasılık. Bu proje Türkiye'yi Körfez gazının Avrupa'ya ulaştığı ana koridor haline getirir ve altyapı, enerji, lojistik sektörlerinde ciddi bir büyüme motoru olabilir.

Elbette fırsatın bedelinin ağır olma ihtimali de var. Türkiye'ye savaşın başından buyana fırlatılan 4 füzenin NATO sistemlerince imha edilmesi ateş hattına girdiğimizin ilk işareti. İran bu füzelerin Mossad provokasyonu olabileceğini iddia ediyor gerçi ama kim attığından bağımsız olarak tehlikeli bir eşik her an aşılabilir. Diğer yandan da enerji ithalatının neredeyse tamamı dışa bağımlı olan Türkiye için 180 dolarlık petrol cari açığı korkunç boyutlara taşır, döviz talebini patlatır ve TL üzerindeki baskıyı dayanılmaz hale getirir. Alüminyum tedarik zincirinin kırılması ise otomotiv, beyaz eşya ve inşaat sektörlerini doğrudan vurarak sanayi üretim maliyetlerini tırmandırır. Yani yerimizde sayma imkanımız da pek yok. Reel politik pusulası ne yönü gösteriyorsa diplomasinin dışına taşmadan en az sürtünmeyle bu dar koridordan, yeni dünyaya yönelik beklenti ve hedeflerimize odaklanıp geçmeyi başarmak zorundayız.