Hürmüz'den küresel güvenlik mimarisine, devletlerin hafızası ve geleceğin inşası...

Bugün alınan bir kararın ömrü, o kararın alındığı günle sınırlı değildir.

Bir füze başka bir ülkenin toprağına düşer. Bir gemi bir deniz geçişinden ilerleyemez. Bir petrol tankeri rotasını değiştirir. Bir ülke savunma bütçesini artırır.

Haber birkaç saat içinde eskiyebilir.

Kararın sonucu ise yıllarca, hatta on yıllarca yaşayabilir.

Hürmüz çevresinde yaşanan son gelişmeler bu gerçeği yeniden gösteriyor. ABD'nin 1 Eylül'de İran'a yönelik yeni saldırılar başlatması, ticari gemilere yönelik tehditlerin artması ve aynı gün iki petrol tankerinin Hürmüz'den çıkarken saldırıya uğraması, bölgedeki çatışmanın enerji ve deniz taşımacılığı üzerindeki etkisini daha da büyüttü. Hürmüz'den geçen ticari gemi sayısının da normal seviyelerin oldukça altına indiği bildirildi.

Bir deniz yolunun güvenliği, birkaç saat içinde petrol fiyatlarının meselesine dönüşebiliyor.

Petrolün güvenliği, enerjinin güvenliğine dönüşüyor.

Enerjinin güvenliği, üretimin güvenliğine.

Üretimin güvenliği, ekonomik hayatın devamlılığına.

Bir coğrafyadaki güvenlik sorunu, başka bir coğrafyanın ekonomik güvenliğine ne kadar hızlı dönüşebiliyor?

Asıl soru burada.

Çünkü dünya artık güvenliği tek bir başlık altında taşıyamıyor.

Bir ülkenin sınırlarını koruması gerekiyor. Enerji yollarının açık kalması, ticaretin devam etmesi, kritik altyapının çalışması ve kriz anında askerî kapasitenin sürdürülebilmesi de gerekiyor.

Üstelik mesele artık kara, deniz ve havayla sınırlı değil.

ABD'nin 1 Eylül'de açıkladığı yeni yatırım bunun dikkat çekici bir örneği. Washington, uydu haberleşme sistemlerinde kullanılan Traveling-Wave Tube Amplifier üretim kapasitesini artırmak için 11,4 milyon dolarlık yatırım açıkladı. Yatırım, 71-76 GHz bandında uzay tabanlı haberleşme sistemleri için üretim ve yeterlilik çalışmalarını da kapsıyor.

Bu ayrıntı küçük görünebilir.

Değil.

Kritik altyapı artık yeryüzüyle sınırlı değildir.

Bir devletin haberleşme uydusunun sürekliliği, askerî kapasitesinin de ekonomik hayatının da parçasıdır. Uzaydaki bir haberleşme kabiliyetinin üretim zinciri, savunma sanayiinin dar bir teknik konusu olmaktan çıkıp ulusal güvenlik meselesine dönüşüyor.

Aynı günlerde Avrupa'da gerçekleştirilen Saber Junction 26 ve Agile Gateway tatbikatları da başka bir tablo ortaya koyuyor. Ramstein merkezli hava nakliye unsurları, Amerikan Kara ve Deniz Piyadeleri birlikleriyle birlikte dağıtık görev planlaması, hızlı hava intikali, paraşütle indirme, yaralı tahliyesi ve müşterek harekât kabiliyetlerini sınadı. 600'den fazla paraşütçünün hava yoluyla taşınması, farklı askerî unsurların aynı görev içerisinde birleştirilmesi ve bir C-37A'nın havadan haberleşme düğümü olarak kullanılması, savaş gücünün tek bir birlikten ibaret olmadığını gösteriyor.

Burada önemli olan uçak sayısından daha fazlası.

Birliklerin birbirine ne kadar hızlı bağlanabildiği.

Bir görevin ne kadar uzakta olduğu.

Bir komutanın emir verebilmesi.

Bir yaralının başka bir ülkeye taşınabilmesi.

Bir ikmal yükünün zamanında ulaştırılması.

Bir haberleşme hattının çalışmaya devam etmesi.

Güvenlik tam da bu bağlantıların toplamında ortaya çıkıyor.

Bu nedenle güvenliği sadece askerî kapasite üzerinden okumak eksik kalır.

Ben bunu 2+2+3 şeklinde düşünmeyi öneriyorum.

İlk iki askerî kapasite ile caydırıcılığı; ikinci iki ekonomik dayanıklılık ile kritik altyapının sürekliliğini ifade ediyor. Son üç ise hukuki ve siyasi meşruiyet, diplomatik hareket alanı ve toplumsal dayanıklılığı tamamlıyor.

Bu bir matematik formülü değil.

Devletin kriz karşısında ayakta kalma kapasitesini okumak için bir düşünme çerçevesi.

Güçlü ordu önemlidir.

Uzun süreli kriz karşısında üretim duruyorsa, enerji akışı kırılıyorsa, kritik haberleşme sistemleri dışarıya bağımlıysa askerî gücün hareket alanı da daralır.

Diplomatik hareket alanı yoksa askerî kapasitenin siyasi sonucu sınırlanır.

Toplum uzun süreli baskıyı taşıyamıyorsa devletin dayanıklılığı zayıflar.

Hukuki meşruiyet aşınıyorsa uluslararası destek azalabilir.

Güvenlik, saldırıyı önleme kapasitesinden ibaret değildir. Kriz geldiğinde kendi kararını verebilmeye devam edebilme iradesidir.

Hürmüz bu yüzden önemlidir.

Fakat Hürmüz'den daha büyük bir şeyi anlatıyor.

Dünyanın güvenlik mimarisi tek katlı olamaz.

Küresel hukuk ve kurumlar gerekli.

Onların altında kıtasal güvenlik yapıları, bölgesel işbirlikleri ve ulusal dayanıklılık kapasitesi de bulunmalı.

Çünkü her coğrafyanın tehdidi aynı değil.

Avrupa'nın enerji ve savunma hesabı başka.

Asya'nın deniz yolları ve tedarik zincirleri başka.

Afrika'nın devlet kapasitesi, su ve gıda güvenliği başka.

Ortadoğu'nun enerji yolları, deniz geçişleri, askerî rekabeti ve siyasi istikrarsızlığı başka.

Ortak kurallar olabilir.

Güvenlik hesabı ise coğrafyaya göre derinleşmek zorunda.

Türkiye açısından mesele daha da belirgin.

Türkiye'nin güvenliği sadece sınır hattında olup bitenlerle ölçülemez. Enerjiye ulaşan yollar, dış ticaretin devamlılığı, çevre ülkelerdeki krizlerin yayılma ihtimali ve savunma kapasitesinin sürdürülebilirliği aynı resmin parçalarıdır.

Bu nedenle Türkiye'nin güvenlik anlayışında askerî güç kadar ekonomik dayanıklılığın, kritik altyapının, diplomatik hareket alanının ve toplumsal huzurun da birlikte düşünülmesi gerekiyor.

Çünkü devletler sadece savaşlara hazırlanmaz.

Krizlerin nasıl yönetileceğine de hazırlanır.

Asıl fark burada ortaya çıkar.

Bir ülke savaş çıktığında ne yapacağını düşünmeye başladığında geç kalmış olabilir.

Güçlü devlet, savaş başlamadan önce üretim kapasitesini kurar.

Enerji yollarını çeşitlendirir.

Savunma sanayiini güçlendirir.

Kritik malzemelerin tedarikini güvence altına alır.

Müttefikleriyle birlikte hareket etme kabiliyetini sınar.

Askerî birliklerini farklı coğrafyalarda çalışabilecek şekilde eğitir.

Uzaydaki haberleşme kapasitesini de karadaki altyapısı kadar ciddiye alır.

Bunların hepsi bugünün haberidir.

Sonuçları ise yarının dünyasında görülecektir.

Devlet aklı tam burada devreye girer.

Bugün yapılan tercihlerin bir kısmını biz görmeyeceğiz.

Otuz yıl sonra başka insanlar görecek.

Bugün kurulan enerji hatlarını onlar kullanacak.

Bugün yapılan savunma yatırımlarının sonuçlarını onlar yaşayacak.

Bugün kurulan diplomatik ilişkilerin meyvesini veya bedelini onlar taşıyacak.

Bugün güvence altına alınan kritik üretim kapasitesi, onların kriz anındaki hareket alanını belirleyecek.

İşte "otuz yıl sonra roman olabilmek" fikri burada anlam kazanıyor.

Roman burada kurmaca anlamında değil.

Bir dönemin hangi korkularla karar aldığını, hangi imkânları değerlendirdiğini ve hangi tercihlerin hangi sonuçları doğurduğunu sonraki kuşaklara taşıyan büyük bir hafıza olarak karşımızda duruyor.

Bugünün devletleri de kendi dönemlerinin hikâyesini yazıyor.

Kimileri geleceğin sayfalarında bir tarih notu olarak kalacak.

Kimileri ise bir dönemin yönünü değiştiren kararların mimarı olarak anılacak.

Aradaki fark, sadece ne kadar güçlü olduklarıyla ilgili olmayacak.

Güçlerini ne için kullandıkları ve ne kadar uzağı görebildikleriyle ilgili olacak.

Otuz yıl sonra çocuklar bugün yaşananları okuduğunda sadece kimin kime saldırdığını bilmeyecek.

Hangi güvenlik mimarisinin kurulduğunu da görecek.

Hangi ülkelerin sadece bugünü düşündüğünü, hangilerinin gelecek kuşakların hareket alanını hesaba kattığını değerlendirecek.

Belki de bugünün en büyük sorumluluğu burada.

Devletler sadece bugünün güvenliğini sağlamıyor; geleceğin hareket alanını da çiziyor.

Bugünün haberleri yarının tarih satırlarına dönüşecek.

O satırlarda sadece savaşların adı yazmayacak.

Hangi ülkelerin kendi kararlarını verebildiği de yazacak.

Hangi ülkelerin kendi üretim gücünü koruduğu da.

Hangi ülkelerin kriz sırasında toplumunu ayakta tuttuğu da.

Hangi ülkelerin başkalarının kararlarını beklemek yerine kendi geleceğini hazırladığı da.

Otuz yıl sonra bir romanın içinde yer almak mesele değil.

Asıl mesele, o romanın hangi cümlesinde yer alacağımızdır.

Daha da önemlisi, bizden sonra o romanı okuyacak insanların, bıraktığımız dünyayı neden gururla hatırlayacağıdır.