Venedik Film Festivali henüz başlamadı.
Fakat festivalin kırmızı halısı serilmeden çok önce, gündeme bir bayrak geldi.
Sinema dünyasından isimler, festivalde iki Filistinli yönetmenin filmleri gösterileceği için Filistin bayrağının da festival boyunca gösterilmesi çağrısında bulundu.
Bir bayrak...
Kumaştan ibaret görünebilir.
Fakat kimi bayrakların taşıdığı anlam, kumaşın ağırlığından çok daha büyüktür.
Çünkü bayrak, bir toplumun kendisini dünyaya nasıl gösterdiğiyle ilgilidir.
Tam da burada 30 Ağustos'a bakmak gerekiyor.
Çünkü 30 Ağustos'u yalnızca 1922'de kazanılmış bir askerî zafer olarak okumak, tarihin bize bıraktığı daha büyük soruyu gözden kaçırabilir.
Bir milletin gücü nedir?
Elindeki imkânların büyüklüğü mü?
Sahip olduğu kaynaklar mı?
Ordusunun gücü mü?
Yoksa bütün bunları ortak bir hedef etrafında birleştirebilme iradesi mi?
Bugünün dünyası bu soruyu başka alanlarda da soruyor.
Dünyanın büyük teknoloji şirketleri, yeni nesil işlemcilere ve veri merkezlerine milyarlarca dolarlık yatırımlar yapıyor. Her yeni nesil donanım daha yüksek kapasite vadediyor. Buna rağmen Oxford ve Cambridge araştırmacılarının hazırladığı DumpsterCluster çalışması, yaklaşık dokuz yıllık V100 işlemcilerinden kurulan ikinci el bir sistemin, belirli iş yüklerinde çok daha pahalı yeni nesil sistemlerle dolar başına verimlilik açısından yarışabildiğini ortaya koyuyor.
Buradaki ders, eski olanın yeni olandan üstün olması değil.
Tam tersine, yeni sistemlerin teknik kapasitesi çok daha yüksek.
Asıl mesele başka yerde:
Bir imkânın değeri, üzerinde yazan fiyatla değil, hangi sonuç için kullanıldığıyla ölçülüyor.
Bu cümle teknolojinin dışına çıktığımızda daha da anlamlı hâle geliyor.
Bugün Türkiye'de açıklanan Stratejik Teknoloji İnsan Kaynağı Programı kapsamında ilk yıl 550, beş yıl içinde yaklaşık 3 bin araştırmacının bilim ve teknoloji ekosistemine kazandırılması hedefleniyor. Program; bilişim teknolojileri, donanım ve bilgisayar sistemleri, siber güvenlik ile ileri teknoloji alanlarında insan kaynağını büyütmeyi amaçlıyor.
Ancak asıl mesele rakamların ötesinde:
Bir ülke geleceğini ne kadar satın alabiliyor değil, geleceğini kuracak insanı ne kadar yetiştirebiliyor?
Çünkü teknoloji satın alınabilir.
Bina satın alınabilir.
Donanım satın alınabilir.
Fakat bir ülkenin uzun vadeli gücü, bunların hepsini kullanacak insan kaynağı olmadan kurulamaz.
30 Ağustos'un bugüne bıraktığı düşünce de tam burada önem kazanıyor.
26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nin zaferle sonuçlanmasıyla dönüm noktasına ulaştı. Bu mücadele, Cumhuriyet'in kuruluşuna giden yolu açtı.
Fakat zaferi sadece savaş meydanındaki sonuca indirgemek, 30 Ağustos'un asıl ağırlığını eksiltir.
Çünkü ortada yalnızca kazanılmış bir muharebe yoktu.
Bir hedef vardı.
Hazırlık vardı.
Karar vardı.
İmkânların doğru yerde birleştirilmesi vardı.
Ve en önemlisi, sonuca ulaşacağına dair irade vardı.
Bugün güç kavramını konuşurken de aynı ayrımı yapmak gerekiyor.
Çok paranız olabilir.
En yeni teknolojiye sahip olabilirsiniz.
En büyük binaları inşa edebilirsiniz.
Dünyanın en pahalı sistemlerini satın alabilirsiniz.
Fakat bütün bunlar tek başına güç anlamına gelmez.
Karaköy Palas'taki "Temas" sergisi de şehrin hafızasına başka bir yerden bakıyor: Bir yapının anlamının, çevresindeki hayatla kurduğu ilişkiden büyüdüğünü hatırlatıyor.
Devletler için de benzer bir durum var.
Bir ülkenin gücü, sahip olduğu unsurların tek tek toplamından ibaret değil.
O unsurların birbirine nasıl bağlandığı önem taşıyor.
İnsan kaynağı bilgiyle buluşur.
Bilgi üretime dönüşür.
Üretim ekonomik değere dönüşür.
Ekonomik değer bağımsız karar alma kapasitesini güçlendirir.
Bu zincirin bir halkası eksildiğinde, diğerlerinin büyüklüğü beklenen sonucu üretmeyebilir.
30 Ağustos'u bugün yeniden düşünmemizin nedeni de burada.
Zaferi hatırlamak kolay.
Bayrakları asmak, törenleri izlemek, marşları dinlemek kolay.
Zor olan, zaferin arkasındaki düşünceyi bugüne taşımaktır.
Çünkü 30 Ağustos bize "Ne kadar güçlüydük?" sorusundan önce başka bir soru soruyor:
Elimizde ne vardı ve onunla ne yaptık?
Bu soru bugün Türkiye için de geçerli.
Bugün yetiştirdiğimiz araştırmacılar yarının hangi teknolojilerini geliştirecek?
Üniversitelerde üretilen bilgi ne kadarını ürüne dönüştürecek?
Gençlerin yeteneği ne kadarını ülkenin kendi kapasitesine çevirebileceğiz?
Dünyanın ürettiğini takip eden bir ülke mi olacağız, yoksa kendi ihtiyaçlarından hareketle yeni çözümler geliştirebilen bir ülke mi?
Bağımsızlık, yalnızca sınırların korunmasıyla tamamlanmıyor.
Bilgi üretmek de bağımsızlığın parçası.
Nitelikli insan yetiştirmek de.
Üretim kabiliyeti de.
Kendi kararını verebilme gücü de.
Elindeki sınırlı imkânı doğru hedefe yöneltebilmek de.
Güçlü olmak, her şeye sahip olmak değildir. Güçlü olmak, sahip olduklarının sınırlarını bilerek onların içinden yeni bir imkân çıkarabilmektir.
30 Ağustos'un üzerinden 104 yıl geçti.
Dünya değişti.
Gücün araçları değişti.
Ekonominin dili değişti.
Bilginin dolaşımı değişti.
Fakat temel soru değişmedi:
Elimizde ne var?
Daha önemlisi:
Elimizde olanla ne yapıyoruz?
Çünkü bir milletin gerçek gücü, sahip olduğu imkânların toplamından daha fazlasıdır.
Asıl güç, o imkânları bir geleceğe dönüştürebilme kabiliyetidir.
30 Ağustos'un bize bıraktığı miras belki de tam olarak budur:
Zafer, geçmişte kazanılmış bir gün değil; her neslin kendi zamanında yeniden anlamlandırması gereken bir sorumluluktur.