Acil durumlarda, yani acil vakalarda gönül ister ki o anda elde en geçerli malzeme, işi kolaylaştıracak tıbbi ekipmanlar ve hastayı hayata bağlamaya vesile olacak ilaçlar bulunsun. Fakat bunlar olmayınca, bunların arayışına girmekle ve temin etmeye çalışmakla zaman kaybetmek hastayı ölümle burun buruna getirir. Onun için mevcut imkân ne varsa onunla ilk müdahaleyi yapıp hastayı en yakın sağlık kuruluşuna ulaştırmak aklın ve insafın gereğidir.

Bu misali ne için verdim? Son iki yüzyılda her türlü hile ve oyunla niyet, Necip Türk milletini ortadan kaldırmak, İslam’dan uzaklaştırmak ve en başta da ahlakını bozmaktı. İş öyle bir noktaya geldi ki, bu millete mukaddesatını hatırlatacak milyonlarca eser varken, milletimiz de okumayı ve öğrenmeyi severken, medreselerde donanımlı insanlar yetiştiriliyorken... İşte bütün bunları ortadan kaldırmak için bir gecede elinden alfabesi alınınca milletimiz birdenbire acil bir vaka haline geldi.

Bu dehşetli anda, dünya namına bütün zevkleri bir kenara iten; hatta kendisine teklif edilen ve rahat bir hayat yaşatacak olan makam ve imkânları hiçe sayan Bediüzzaman, adeta acil bir hekim gibi hareket etti. Kendisi eski yazıyı okuyup yazan biri olduğu halde, yeni alfabe yönüyle yarım ümmi bir durumdayken hiç itiraz etmedi. Bir an evvel hakikatleri yazıp insanların küfür dehşetinden ve karanlıklarından kurtulmasına vesile olmayı seçti. Çünkü önünde acil bir vaka vardı. Ne yazık ki asırlardır kullandığımız alfabe ortadan kaldırılmıştı. O, "Neden bu malzeme yok?" deyip bunun peşine düşmedi; mevcut dille ve alfabeyla imanın esaslarını bu millete adeta serum takar gibi yazdı.

Elbette ki öğrendiği, asırlardır kullanılan alfabeyle yazmayı ve okutmayı kim istemez ki? Zaten o harflerde ayrı bir zarafet, müthiş bir estetik vardır. Fakat kader-i ilahi—belki de bizim kusurlarımızdan dolayı—öyle zevkli ve hoş bir alfabeyi elimizden aldırttı. Bediüzzaman ise sağına soluna bakmadan, bir an evvel Müslüman Türk milletinin evlatlarına bu iman hakikatlerini yetiştirmeye çalıştı.

Asırlarca İla-yı Kelimetullah için en uzak diyarlara gitmiş necip milletimiz, kendi dinine yabancılaştırılmış; kendi değerleriyle arasına derin çukurlar açılmış ve bir anda kolu kanadı kırılmış bir hale getirilmişti. Böyle bir durumdayken ısrarla eski alfabenin peşine düşüp iman hakikatlerini sadece o dille yazmak, o hakikatleri bilmeyen acil durumdaki hastalara bir fayda vermeyecekti. Onun için eldeki imkânla, özellikle yeni nesillerin de kolaylıkla okuyabilecekleri hakikatleri acilen yetiştirmek ve onları bir an evvel karanlıklardan kurtarmak gerekiyordu.

İşte bu yönüyle Bediüzzaman büyük bir fedakârlık yapmış, inat ve kibir etmemiştir. Yeni Türkçe ile reçeteleri yazmıştır. Ancak şu da unutulmamalıdır: Bu memlekette okullarda birden fazla yabancı dil öğretilirken, bizim öz Osmanlıcamızı muhafaza edip onu ana ders yapsalar ve yeni Türkçeyi de onun yanında verselerdi çok daha iyi olmaz mıydı? Ama mesele başkaydı. Mesele; bizim Kur'an’a, hadislere ve İslamiyet'e dair yazılmış milyonlarca cilt esere ulaşmamızı engellemekti. Anadolu topraklarından İslamiyet’i güçle ve kuvvetle söküp atamadıklarını görünce böyle bir plana başvurdular. Fakat Üstat, milletin imanını kurtarma pahasına bu oyunu gördü ve mecburen o teçhizatla, yani yeni alfabeyla ilaçları hazırlayıp hastalara ulaştırdı. Bugün milyonlarca insan o reçeteleri okuyor. Ümit ederiz ki bir gün Osmanlıca da şakır şakır hem yazılır hem okunur. Bu durum yeni Türkçe alfabemize zarar vermeyeceği gibi ona bir düşmanlık da değildir; aksine insanın ilmi ve zekası gelişir. Birden fazla alfabeyi kullanabilmek, zihni iştahın ve kabiliyetlerin inkişafına vesile olur.

Kışta, kıyamette sırtından hırkası, abası; yani alfabesi elinden çekilmiş bir millet... O ayazda, bir an evvel soğuğun dehşetinden kurtulmak adına, adeta yeni alfabeyle ve başka bir imkân olmadığı için"Bari sırtına bir naylon çekelim de kar yağmur ıslatmasın; üşütse de en azından ıslanmaktan korusun" telaşıyla hareket edildi. Çünkü çocuklar ve gençler eski alfabeyi bilmiyordu; ayazda çıplak bırakılmışlardı ve sırtlarına acilen bir poşet geçirilmesi gerekiyordu.

Yeri gelmişken; ta eskiden beri Osmanlıca’nın, yani kadim yazımızın unutulmaması için fedakârlık yapıp öğretmeye çalışanlar, yazanlar, emek verenler ve bu vesileyle eski dilimizin sancağını ayakta tutanlar büyük bir kahramanlık ve yiğitlik yapmışlardır. Allah onlardan ebediyen razı olsun. Osmanlıcayı yaşatanlar, bütün damarları kesilen geçmişimizin en azından bir damarını muhafaza ettiler. O damar bizi tam olarak yaşatmasa da öldürmedi, ayakta tuttu.

Son Söz

Osmanlıcaya emek verenlerden, eski yazıyla yazmaya devam edenlerden Rabbim ebediyen razı olsun. İnşallah bir gün herkes eski yazıyı da okur ve yazar. Bu gayret gösterenlerin emekleri de bir nevî dua yerine geçer ve Rabbim o duayı kabul ederek yeni nesillere de bu ilmi nasip eder.

Şimdi artık en yakın sağlık kuruluşuna ulaştık; yani eski baskı ve zulümlerden kurtulduk. İmkânlarımızın olduğu bu dönem, öz dilimizi, mukaddesatımızı ve Osmanlıcayı yeniden yaşatma ve yazma dönemidir. Tarihimizle, geçmişimizle ve o nadide eserlerimizle yeniden kucaklaşma zamanıdır. Çünkü Osmanlıca; harfleriyle, estetiğiyle ve ruhuyla öyle zarif bir alfabedir ki...