Bir haftalık iş gezisi vesilesiyle bulunduğum Paris'te, yalnızca şehrin eskimiş köhne caddelerini, tarihi meydanlarını ve 150 yıldır bakım ve yenilemelerle ayakta kalan Hosman apartmanlarını, Roma ve eski Yunan mirasının izlerini taşıyan antik yapılarını değil; bu ülkeyi ortaya çıkaran tarihsel serüveni de merak ettim. Çünkü bugün Avrupa'nın kalbinde duran Fransa'yı anlamak için, yalnızca Eyfel Kulesi'ne bakmak yetmez; iki bin yılı aşan bir devlet ve medeniyet hikâyesine de göz atmak gerekir.
Fransa'nın tarihi, bir bakıma düzen ile kaos arasında gidip gelen bir milletin hikâyesidir. İhtilaller, darbeler, rejim değişiklikleri, grevler ve iç çatışmalar... Buna rağmen her krizden sonra yeniden ayağa kalkmayı başaran kurumsallaşmış bir devlet geleneği...
Hikâye, Roma İmparatorluğu'nun "Galya" adını verdiği topraklarda başlar. Roma'nın çekilmesinin ardından, Franklar sahneye çıkar. 481 yılında Kral Clovis'in farklı kabileleri tek çatı altında toplamasıyla Fransa'nın siyasi temelleri atılır. Ardından Şarlman gelir; Batı Avrupa'nın büyük bölümünü kapsayan dev bir imparatorluk kurar. Her ne kadar bu imparatorluk uzun ömürlü olmasa da bugünkü Fransa'nın çekirdeği böyle oluşur.
Orta Çağ boyunca İngiltere ile yapılan savaşlar ve Jeanne d'Arc gibi efsanevi isimler ülkenin kaderini şekillendirirken, asıl dönüm noktası mutlak monarşi döneminde yaşanır. Versailles Sarayı'ndan ülkeyi yöneten XIV. Louis, devlet gücünü tek elde toplar ve Fransa'yı Avrupa'nın en güçlü ülkesi haline getirir. Ancak aynı süreç, gelecekte patlayacak büyük toplumsal öfkenin de temelini oluşturur.
1789 Fransız Devrimi ise yalnızca Fransa'nın değil, insanlık tarihinin yönünü değiştirir. Fransa'da yaşayan ve her devirde insanlığın nefs-i emmaresi özelliklerini tasiyan, her nerede yaşıyorlarsa orada fitne tohumlarını eken Yahudilerin içinden Robespierre gibi şahısların fitne kıvılcımını ateşleyerek ön ayak olması sonucu, Bastille Hapishanesi'nin basılmasıyla başlayan süreç, krallığın yıkılması, cumhuriyetin ilanı ve "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" ideallerinin dünyaya yayılmasıyla sonuçlanır. Ardından sahneye çıkan Napolyon Bonapart, Fransa'nın etkisini Avrupa'nın dört bir yanına taşır.
Yüzyıl boyunca Fransa adeta bir siyasi laboratuvara dönüşür. Krallıklar, cumhuriyetler ve imparatorluklar birbirini takip eder. Buna rağmen Paris; sanatın, kültürün, modanın ve modern şehirleşmenin merkezi haline gelir. Sonraki
yüzyıl ise, büyük acılar ve büyük dirilişler dönemidir. İki dünya savaşının yıkımını yaşayan Fransa, Alman Nazi işgaline rağmen, direnmeyi başarır. Savaş sonrasında ise, General Charles de Gaulle liderliğinde bugün de devam eden V. Cumhuriyet kurulur.
Fransa, 21. yüzyıla girerken artık yalnızca bir Avrupa ülkesi değil; nükleer gücü, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ndeki daimi üyeliği, kültürel etkisi ve Avrupa Birliği'nin kuruluşundaki öncü rolüyle küresel bir aktör konumundadır. Ancak göç, kimlik, entegrasyon ve sosyal eşitsizlik gibi yeni sorunlarla da yüzleşmektedir.
Bugün Paris sokaklarında gezerken insan şunu fark ediyor: Fransa'nın asıl gücü yalnızca ordusundan, ekonomisinden veya tarihi eserlerinden gelmiyor. Bu ülke, yıkılsa bile yeniden ayağa kalkabilen güçlü devlet hafızasından ve kendini sürekli yeniden üretebilen medeniyet birikiminden besleniyor.
Belki de Fransa'yı diğer ülkelerden ayıran en önemli özellik tam da budur: Her krizden sonra yeniden doğabilme kabiliyeti... Ve bugün Paris'in geniş bulvarlarında yürürken hissedilen şey, aslında yüzyılların biriktirdiği bu tarihsel hafızanın sessiz yankısından başka bir şey değildir. Bununla birlikte caddelerdeki durgunluk Fransa'nın Afrika'daki yıllık 500 milyar dolarlık gelirinden mahrumiyetinin izlerini yansıtmakta olduğunu söyleyebilirim. Caddelerdeki dükkanların çoğu kapalı kiraya bile verebilme umudunu kaybetmiş sahiplerince kapılarına kilit vurulmuş ve hatta bazılarının kapısı ahşap kalaslarla çivilenmiş olduğuna görmek mümkün.