Ortadoğu’da haritaların, ittifakların ve sahadaki dengelerin hızla kabuk değiştirdiği kritik bir tarihsel eşikten geçiyoruz. Son bir ayın açık kaynak verileri, bölgedeki aktörler için edilgen bekleme döneminin sona erdiğini; aksine sahada ve masada proaktif hamleler yapanların geleceği şekillendireceğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Özellikle Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait unsurların 18 yıl aradan sonra Lazkiye Limanı’na yaptığı tarihi demirleme, Suriye ordusuna sağlanan teçhizat desteği ve iki ülkenin askeri eğitimden gümrük güvenliğine kadar kurduğu derin koordinasyon, artık sadece bir "normalleşme" değil, stratejik bir kader ortaklığı sürecine girildiğini gösteriyor.

Peki, bu tablo karşısında Ankara ve Şam yönetimi önümüzdeki süreçte nasıl bir ortak politika izlemeli? Bölgesel baskıları ve küresel dayatmaları boşa çıkaracak vizyon ne olmalı?

1. Savunma İşbirliğinde "Tam Entegrasyon" ve Kurumsal Kapasite

Suriye sahasında güvenlik ve istikrarın sağlanması, geçici tedbirlerle değil, kurumsallaşmış bir savunma yapısıyla mümkündür. Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın çıkardığı kararnameyle kurulan Ulusal Savunma Bilimleri Üniversitesi ve Türkiye Millî Savunma Üniversitesi ile yürütülen temaslar son derece kıymetlidir.

İki ülke, bu adımları bir adım öteye taşıyarak ortak savunma doktrini geliştirmelidir. Şam Uluslararası Havalimanı’na konuşlandırılması gündemde olan radar ve hava savunma sistemleri, yalnızca münferit bir destek olarak kalmamalı; Suriye’nin tüm hava ve deniz sahasını küresel ve bölgesel tehditlere karşı koruyacak bütünleşik bir güvenlik şemsiyesine dönüştürülmelidir. Kendi ordusunu milli ve yerli imkânlarla tahkim eden bir Suriye, bölgedeki vekalet savaşlarının ve sızma girişimlerinin en büyük panzehiridir.

2. Küresel Dayatmalara Karşı Stratejik Özerklik: "SDG" ve Terör Parantezi

Washington yönetiminin Şam ile yürüttüğü temaslarda, bölücü terör örgütünün organik kalıntısı ve uzantısı olan SDG’nin "devlet yapısına entegrasyonu" şartını masaya sürmesi, Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve Türkiye’nin milli güvenliğine doğrudan bir tehdittir. Bu durum, ABD’nin Suriye üzerinde kullanabileceği daimi bir zemin arayışı devam ettiğini göstermektedir. Şam yönetiminin bu baskılar karşısında cevabını netleştirmeden önce Ankara ile istişare kanallarını açık tutması son derece olgun ve stratejik bir tutumdur.

Burada izlenmesi gereken ortak politika bellidir: Egemen bir devlet çatısı altında terör yapılarına, özerk ceplere veya meşrulaştırılmış silahlı gruplara asla yer verilemez. Türkiye ve Suriye, ABD’nin dayattığı meşrulaştırma çabalarına karşı ortak diplomatik ve askeri bir duruş sergilemeli; Doğu Fırat’taki tüm terör unsurlarının tasfiyesi ve Suriye devlet otoritesinin ülkenin her karışına yayılması hedeflenmelidir.

3. İsrail İşgaline ve Sınır İhlallerine Karşı Doğrudan ve Çok Taraflı Hat

Dera kırsalında ve Şeyh Dağı (Hermon Dağı) hattında yaşananlar, İsrail’in Suriye topraklarındaki fiili işgalini ve su altyapılarını hedef alan sabotajlarını derinleştirmek istediğini gösteriyor. Yerel halkın taşlı direnişi ve yaşanan sivil tepkiler, bölgedeki rahatsızlığın boyutunu gözler önüne sermektedir.

Ankara ve Şam, İsrail’in güney Suriye’deki yayılmacı ve istikrarsızlaştırıcı adımlarına karşı bölgesel diplomasiyi harekete geçirmelidir. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi Körfez aktörlerinin Suriye’nin toparlanma sürecine verdikleri destek ile Bahreyn ve Kuveyt’in güvenlik hassasiyetleri doğru kanalize edilmelidir. İsrail’in sınır ihlalleri, uluslararası hukuk zemininde ve bölgesel ittifaklar kanalıyla izole edilmeli; Şam’ın güney sınır güvenlik kapasitesi hızla artırılmalıdır.

4. Akdeniz ve Lojistik Koridorlarda "Nihai Alternatif" Olmak

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki güvenlik krizleri, küresel ticaret yollarının yönünü yeniden Doğu Akdeniz’e çevirmiştir. Türkiye ve Suriye’nin Hindistan-Avrupa Ticaret Koridoru (IMEC) veya bölgesel transit hatlar için "nihai alternatif" olarak değerlendirilmesi tesadüf değildir.

Türk gemilerinin Lazkiye Limanı’na girmesi, sadece askeri bir gövde gösterisi değil; aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının ve liman güvenliğinin mesajıdır. İki ülke, Akdeniz’deki ekonomik ve lojistik potansiyellerini birleştirerek Şam, Halep, İdlib ve Lazkiye hattını küresel ticaretin güvenli limanı haline getirmelidir. Ekonomi ve ticaret alanındaki bu ortaklık, toplumsal refahı artırarak iç istikrarı da kalıcı kılacaktır.

Sonuç: Kendi Kaderini Elinde Tutan İki Komşu

Tarih bize öğretmiştir ki; dışarıdan ithal edilen güvenlik mimarileri veya okyanus ötesinden yazılan senaryolar bölge halklarına huzur getirmemiştir. Bugün Suriye’nin yeniden ayağa kalkma mücadelesi, Türkiye’nin güney sınır güvenliği ve Doğu Akdeniz’deki haklarıyla doğrudan ilintilidir.

Ankara ve Şam; masada ilkesel, sahada ise kararlı bir iş birliğini sürdürdüğü sürece, ne terör örgütlerinin entegrasyon masalları ne de işgalci güçlerin emrivakileri karşılık bulacaktır. İstikbal; başkalarının yazdığı reçetelere sığınanların değil, kendi sularında ve semalarında milli iradesiyle var olanlarındır!