Çoktandır görmediğim bir şair dostumla çay ocağında karşılaştım. İkimiz de aynı masaya oturduk. Çay söyledik. Tavşan kanı rengindeki çaylarımızı yudumlarken borç meselemizin hal olduğunu söyledim. Çok mutlu olmuştu. Şair haliyle bana yardımcı olamadığından dert yanıyordu. Mahcup bir tarafı vardı. Üzülme dedim. Muhakkak bizden önce de şairlerin borcu olmuştur dedim. Muhakkak dedi.
Sahi üstad, şairlerin borcu oldu mu hiç, dedim.
Olmaz olur mu, dedi. Şairlerin de borcu oldu, hem de ne borçlar... Bir vakit Nâzım Hikmet, Moskova’da sürgünde, bir somun ekmek için borçlanmıştı komşuya; “Borç yiğidin kamçısıdır” demiş ya, o kamçı Nâzım’ın mısralarına vurmuş:
“Vatanın bir avuç toprağına hasret, bir dilim ekmeğe minnet...”
Şair Orhan Veli’nin de borcu olmuş. Hem de şairane bir borç. Orhan Veli Ankara’da iken bir şiir için aldığı avansı harcamış, verememiş geri. Ondan sonra; “Anlatamıyorum” demiş. “Anlatamıyorum” şiiri bu borçtan dolayı yazılmış. Ama anlatmış işte, borçlu bir şairin en güzel itirafı olmuş o şiir.
Attilâ İlhan’ın borçları ise daha büyük: aşka, devrime, denize... “Ben sana mecburum” derken, aslında “borçluyum” demek istemiş; ödeyemeyeceği bir borç. Şairin borcu paradan öte: kelimelere, sessizliğe, unutulmuş bir çocuğun gözlerine...
Öder mi? Hayır. Ama her dizede biraz daha borçlanır. Çünkü borçlu şair, yaşayan şairdir.
Şair dostum, ikinci çayı istedi. Merak ettim. Sen borcunu nasıl ödedin, dedi. Biraz da muzip bir cevap verdim. “Ben de borcumdan dolayı Ferrari’mi sattım pardon Honda’yı aracımı sattım.” Şair dostumdaki kırılganlık ve üzüntü, yerini biraz sonra bir tebessüme bıraktı.
“Ferrari’yi Honda diye küçültmek de borçlunun klasik savunma mekanizması! Ama bak, araba gider, borç kalır demişler; seninki tam tersi olmuş: borç kalır, araba gider. Honda’nın kapı gıcırtısı bile şiir gibiydi belki, “vın vın” diye giderken, içinde bir şair taşıdığını bilirdi. Şimdi yürüyeceksin, ama yürüyen şair, uçan şairdir. Ayakkabının tabanı delinirse, o delikten gök girer içine. Borç biter bir gün, ama o Honda’nın koltuğunda yazdığın yarım kalmış şiirler hatıralarda kalır.
“Ferrari’ydi sandım, Honda’ydı gerçek;
borçla sattım, özgür oldum gerçek.”
Şair dostum, üzgünlüğü çoktan bırakmış. Beni de moralimi düzeltmek istiyordu. Şiir modundan mısralarla uçuş moduna doğru ilerlemiştik. Ona şunu söyledim. Üstadım bizim buralarda bir söz var. Şeyh uçmaz müridleri uçurur. Sen benim üstadım ve şeyhimsin. Beni uçurma şeyhimi uçur. Ben müridim. Şeyh uçmazsa müridi onu uçurur. Gülümseyerek “Hah, tamam mürid!” dedi.
Şeyh uçmazsa, müridi onu uçurur derler ya, işte tam o an geldi: Şeyhim, kalk ayağa!
Honda gitti diye yerimizde durmayalım;
Bizim Ferrari’miz artık gökyüzü. Sen müridsin, ben şeyhim; ama bu yolun kuralı ters, dedi. Şeyh uçmaz, mürid uçurur. Al eline borç defterini, yırt yapraklarını, her yaprak bir kuş olsun. Şimdi:
“Uç şeyhim, uç!”
Ben arkandan kanat çırparım. Honda’nın anahtarı cebimde değil artık, ama kalbimin kontağı sende. Eyvallah üstadım, borcumu ödedim de sana borcumu nasıl ödeyeceğim şimdi.
Önemli değil mürid, dedi. Üstadların borcu ödenmez.
Bu arada üstadım. Borcumu öderken Yusuf misali bir hatıram var. Yusuf'u kuyudan çıkaran kervan Mısır'dan değil İstanbul'dan geldi. Bir Allah dostu geldi. Borcu bitirdi, gitti. Borç defterimi alıp gitti. Hızır gibi gitti...