Bir şehrin hafızası yalnızca arşivlerde, eski fotoğraflarda ya da tarih kitaplarında saklı değildir. Bazen bir taş duvarın üzerinde, yıllara meydan okuyan ahşap bir kapının tokmağında, eski bir çeşmenin kitabesinde yahut daracık bir sokağın sessizliğinde gizlidir.

Şehirler konuşmaz sanırız. Oysa her sokağın anlatacak bir hikâyesi vardır.

Bugün hızla yürüyüp geçtiğimiz, belki de farkına bile varmadığımız eski sokaklar; geçmişte nice insanın sevincine, hüznüne, telaşına ve duasına şahitlik etti. O taşların üzerinde çocukların ayak sesleri, pencerelerin ardında annelerin sesleri, dükkânların önünde esnaf sohbetleri vardı.

Bir zamanlar mahalle, sadece evlerin yan yana geldiği bir yer değildi. Mahalle; komşuluğun, dayanışmanın ve güvenin adıydı.

Bir evin kapısı çalındığında yalnızca o evin sahibi değil, bütün mahalle meselenin farkına varırdı. Bir cenazede sokak sessizleşir, bir düğünde aynı sokak şenlenirdi. Bir çocuğun başarısı komşunun gururu, bir ailenin sıkıntısı mahallenin derdi olurdu.

Bugün ise şehirler büyüdükçe sokaklar küçülmedi belki ama sokakların ruhu değişti.

Yüksek binalar yükseldi, eski cumbalı evlerin yerini modern yapılar aldı. Ahşap kapılar, demir ve çelik kapılara; taş duvarlar beton yapılara dönüştü. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırırken bazı alışkanlıklarımızı da sessizce bizden uzaklaştırdı.

Eskiden insanlar birbirinin yüzünü bilirdi. Şimdi aynı apartmanda yaşayan insanların birbirlerinin adını bilmediği zamanlar var.

Belki de kaybettiğimiz yalnızca eski evler değildir.

Kaybettiğimiz şey, o evlerin içinde yaşanan hayatın sıcaklığıdır.

Bir şehrin kültürü yalnızca büyük meydanlarda, müzelerde ve anıtlarda aranmaz. Kültür; gündelik hayatın içinde yaşar. Bir kahvehanede edilen sohbette, mahalle fırınının önündeki sırada, cami avlusunda karşılaşan iki yaşlının selamında, bayram sabahı kapı kapı dolaşan çocukların heyecanında yaşar.

Bu nedenle eski sokaklara baktığımızda yalnızca geçmişi görmemeliyiz. Aslında kendi hikâyemizin izlerini görürüz.

Bir zamanlar o sokaklardan geçen insanlar da bizim gibi hayal kurdu. Onların da sevdikleri, kaybettikleri, bekledikleri insanlar vardı. Çocukları büyüdü, evler değişti, dükkânlar kapandı, isimler unutuldu. Fakat şehir onların izlerini hâlâ taşımaya devam ediyor.

İşte bu yüzden eski sokaklar, şehrin sessiz hafızasıdır.

Onları korumak yalnızca eski binaları ayakta tutmak anlamına gelmez. Bir medeniyetin şehir anlayışını, estetik zevkini ve sosyal hayatını gelecek nesillere aktarmaktır.

Bugün bir eski sokağın başında durup etrafımıza biraz dikkatle bakarsak, belki de fark edeceğiz:

O duvarlar yalnızca taş değildir.

O kapılar yalnızca ahşap değildir.

O sokaklar yalnızca yoldan ibaret değildir.

Her biri geçmişten geleceğe uzanan birer emanettir.

Şehirleri modernleştirebiliriz. Yeni binalar yapabilir, yeni yollar açabilir, yeni meydanlar inşa edebiliriz. Fakat geçmişle bağımızı koparmadan bunu yapmak zorundayız.

Çünkü şehir, yalnızca insanların yaşadığı bir mekân değil; insanların hatıralarını biriktirdiği büyük bir hikâyedir.

Ve bazı hikâyeler kitaplarda yazmaz.

Bazıları eski bir sokağın taşlarında saklıdır.

Yeter ki bakmayı bilelim.

Yeter ki o sessizliği dinleyelim.

Belki o zaman şehir bize yeniden konuşmaya başlayacaktır.

Şeyda GÖKTEN Gazeteci – Yazar