Size bir hikâye anlatmak istiyorum.

Bu hikâyeyi defalarca Nurullah Genç’ten dinledim.

Hikâye, Hattat Mehmet Efendi ile yetmiş yaşındaki bir oduncu arasında geçiyor.

Mehmet Efendi’nin kesilecek koca koca odunları vardır. Bir gün yaşlı bir oduncu gelir.

“Bunları kesebilir misin amca?”

“Keserim evlat.”

“Ne kadar sürer?”

“Bir saat.”

“Ne kadar alırsın?”

“İki altın.”

Mehmet Efendi şaşırır.

“Diğerleri bir altına kesiyor.”

İhtiyar cevap verir.

“Onlar iki saatte kesiyor. Ben bir saatte keserim.”

Anlaşırlar.

İhtiyar baltasını alır, kütüklerin karşısına geçer. Fakat hemen başlamaz. Bir süre odunlara bakar. Ağacın damarlarını, budaklarını, kırılma yerlerini süzer.

Sonra balta iner.

Bir vuruş.

Kütük ikiye ayrılır.

Bir başka kütük…

Bir vuruş daha.

O da ikiye ayrılır.

Mehmet Efendi hayretle izler. İhtiyar adam bir saatte işini bitirir.

Fakat merakı bitmemiştir.

“Amca, bu yaşına rağmen koca kütükleri nasıl böyle kolayca bölüyorsun?”

İhtiyar gülümser.

“Bunun bir sırrı var evlat.”

“Nasıl bir sır?”

“İki altın daha verirsen anlatırım.”

Mehmet Efendi verir.

İhtiyar sorar:

“Sen ne iş yapıyorsun?”

“Hat sanatıyla uğraşıyorum.”

“Hiç rüyanda elif gördün mü?”

“Hayır.”

“Vav gördün mü?”

“Hayır.”

“Besmele yazdığını gördün mü?”

“Hayır.”

İhtiyar devam eder:

“Ben elli yıldır odun kırıyorum. Bu yaşımda bile geceleri rüyamda odun kırıyorum. Sen yaptığın işin rüyasını görmemişsin. Hayalini rüyana sokamamışsan, o işte başarılı olamazsın.”

Sevgili Peygamberimizin Müslümanlar için güzel bir ölçü olarak bıraktığı şu söz geliyor aklıma.

"Allah, sizden biriniz bir iş yaptığı zaman onu sağlam ve güzel yapmasını sever.”

Belki yetmiş yaşındaki ihtiyar bu hadisi böyle belli ki onu hayatına ve yaptığı işe içselleştirmişti.

İşte hikâyenin benim için asıl tarafı burada.

Çünkü ihtiyar oduncu bize yalnızca odun kırmayı anlatmıyor. Bir işe nasıl bakılması gerektiğini gösteriyor.

Ciddiyetle.

Dikkatle.

Disiplinle.

en önemlisi, şevkle…

İnsan sevmediği bir işi de yapabilir. Hayatın yükleri, geçim derdi ve mecburiyetler vardır. Her işin başına büyük bir heyecanla oturmak mümkün olmayabilir.

Fakat insan yaptığı işe kendisini kattığında ortaya başka bir şey çıkar.

Titizlik.

“Nasıl olsa olur” dememek.

“Böyle de gider” kolaycılığına sığınmamak.

Bir işin hakkını vermek, biraz da ayrıntılara saygı duymaktır.

Oduncunun kütüğe bakışı gibi…

Hayatta da kimi insan yalnızca işini tamamlar. Kimi ise yaptığı işin güzel olmasını ister.

bizim zaman zaman kaybettiğimiz şey de budur.

Çok konuşuyoruz ama yaptığımız işe gereken dikkati göstermiyoruz.

Oysa güzel iş biraz sessizlik, sabır ve disiplin ister.

Elbette şevk de…

İnsan yaptığı işi sevdiğinde, emek vermek yalnızca bir yük olmaktan çıkar. Yorulur ama bırakmaz. Eksik gördüğünü tamamlamak, kusurunu düzeltmek, daha iyisini yapmak ister.

Rüya da biraz budur.

Rüya yalnızca geceleri gördüğümüz şey değildir. Gündüz zihnimizde taşıdığımız, uyandığımızda yeniden döndüğümüz, yatağa girdiğimizde hâlâ düşündüğümüz meseledir.

İnsan gerçekten bağlandığı şeyi bir süre sonra rüyalarına kadar taşır.

Mesele yalnızca başarılı olmak değil.

Bir işi hakkıyla yapmak.

İnsanın yaptığı işe karşı mahcup olmaması.

Elinden çıkan işe baktığında, “Daha güzelini yapabilirdim” diyebilmesi ve ertesi gün yeniden başlaması…

Aşk biraz burada.

Şevk burada.

Adanmışlık burada.

Çünkü insan aklını, emeğini, dikkatini ve kalbini verdiğinde yaptığı iş büyümeye başlar.

Rüyada başlayan şeyin gündüz emeğe dönüşmesi.

İnsanın elinden çıkan işe kendisinden bir parça bırakması.

Yetmiş yaşındaki oduncunun baltası sadece odun kesmedi.

O baltayı yıllar hazırlamıştı.

Biz bir vuruş gördük.

O ise o vuruşun içinde bir ömür taşıyordu.