Geçenlerde bir arkadaşımın ofisinde oturuyorduk. Sohbet sırasında Yermük'te yaşanan o meşhur hadiseyi anlattı. Üç yaralı sahabinin, son nefeslerini verirken bile önlerindeki bir tas suyu birbirlerine uzatarak "Önce kardeşim." deyişlerini.

Sonra söz arasında o üç sahabiden birinin, bir zamanlar İslam'ın en büyük düşmanlarından biri olarak bilinen Ebu Cehil'in oğlu İkrime olduğunu söyledi.

İşte o an zihnimde başka bir kapı daha aralandı.

Bir insan, babasının günahlarını taşımak zorunda değildi.

Geçmiş, insanın kaderi değildi.

Allah katında değer, kimin oğlu olduğunla değil, nasıl yaşadığın ve nasıl öldüğünle ölçülüyordu.

Sohbet bitti, konu kapandı. Ama hem "Önce kardeşim." sözü hem de İkrime'nin hikâyesi zihnimde yaşamaya devam etti.

Aradan günler geçti.

Şimdi ise birkaç gündür dere kenarında, küçük bir inzivanın içindeyim.

Şehrin gürültüsünden, bitmek bilmeyen telaşlardan ve insanın zihnini yoran koşuşturmadan biraz olsun uzaklaşmak istedim. Önümden şırıl şırıl akan dereyi seyrediyor, piknik tüpünün üzerinde demlenen çayımdan yudumlar alıyorum. Bazen saatlerce hiçbir şey söylemeden sadece suyu dinliyorum.

Sanki bütün bunları bana anlatan o…

Bazen de ben anlatıyorum, o dinliyor. Belki beni dinlediği için söylediklerimi içine alıyor, bunun uğruna bulanıklaşmayı bile göze alıyor. Ama yine de akmaktan vazgeçmiyor.

Dere akıp giderken arkadaşımın anlattığı o hadise yeniden zihnimde canlanıyor. O suyun akışıyla Yermük'te elden ele dolaşan bir tas su birbirine karışıyor.

Hayat da böyle değil mi?

Kardeşinin yükünü omuzlayan, onun acısını paylaşan insan da bazen bulanmayı göze alır. Fakat o bulanıklık kirlenmek değil, fedakârlığın izidir.

İnsan tabiatın içinde kaldığında kendisini daha çok dinliyor. Şehrin sesi çekildikçe vicdanın sesi yükseliyor. Tarih de o sessizlikte bambaşka konuşuyor.

Tarih okumayı severim. Ama beni tarihe bağlayan şey savaşların tarihleri ya da hükümdarların isimleri değildi. Tarihi bir ibret aynası olarak okumayı sevdim.

İşte dere kenarında akan suyu seyrederken zihnim beni yeniden Yermük'e götürdü.

Savaşın en çetin anlarından birine…

Yaralıların toprağa düştüğü, susuzluğun kılıç yarası kadar yakıcı olduğu bir ana…

Ortada yalnızca bir tas su vardı.

O suyu eline alan sahabi, ağır yaralı bir müminin yanına koştu. Dudakları kurumuştu. Nefesi kesik kesikti. Tam suyu içeceği sırada yakından başka bir yaralının iniltisi duyuldu.

Başını çevirdi.

Sadece iki kelime söyledi:

"Önce kardeşim."

Su ikinci yaralıya götürüldü.

O da tası eline almadan başka bir yaralıyı işaret etti.

"Önce kardeşim."

Su üçüncü yaralıya ulaştığında ise artık çok geçti. Şehadet şerbetini içmişti. Geri dönüldüğünde ikinci yaralı da Rabbine kavuşmuştu. İlk yaralının yanına gelindiğinde ise onun da gözleri ebediyete kapanmıştı.

Hiçbiri o suyu içemedi.

Ama hepsi, insanlığa asırlar boyunca unutulmayacak bir ders bıraktı.

Bir tas su…

Üç yaralı…

Üç kez söylenen aynı cümle:

"Önce kardeşim."

Bugün bu kıssayı okurken duygulanıyoruz. Fakat asıl soru şudur:

Bu iki kelime bugün hayatımızda ne kadar yer bulabiliyor?

Çünkü bugün de önümüze her gün bir tercih çıkıyor.

Nefsimiz mi?

Yoksa kardeşimiz mi?t

İkrime'nin hikâyesini düşündükçe kıssa daha da derinleşiyor.

Bir zamanlar Ebû Cehil'in oğlu olarak tanınan bir insan, ömrünün sonunda kardeşini kendisine tercih eden bir mümin olarak tarihe geçti.

İnsanlar onu babasının adıyla hatırlayabilirdi. Ama Allah onu kendi ameliyle değerlendirdi.

Resulullah da bunun en güzel örneğini ortaya koydu. İkrime Müslüman olduktan sonra onun babasına sövülmesini istemedi. Çünkü ölüye hakaret etmek, yaşayan evladının kalbini incitmekti. Bu sadece bir nezaket değil ahlakın, merhametin ve kardeşliğin öğretisiydi.

İnsan, nereden geldiğiyle değil, nereye yürüdüğüyle değerlendirilmelidir.

Onu büyük yapan, son nefesinde bile "Önce kardeşim." diyebilmesiydi.

Bugün önümüzde bir tas su yok.

Ama her gün önümüze başka imtihanlar çıkıyor.

Bazen kapımızı çalan ihtiyaç sahibi bir komşu…

Bazen bizden bir telefon bekleyen bir akraba…

Bazen de hiç tanımadığımız bir mazlum…

Her gün gözümüzün önüne serilen bencillik örnekleri, ifşa edilen ilişkiler, menfaat uğruna kurulan hesaplar ve güveni aşındıran hadiseler, insanın umudunu tüketiyor. Kötülük sıradanlaşıyor, iyilik ise sanki istisnaymış gibi sunuluyor.

Oysa tam da böyle zamanlarda Yermük'ten yükselen o ses yeniden duyulmalıdır.

Önce komşum.

Önce akrabam.

Önce arkadaşım.

Önce kardeşim.

Çünkü kardeşlik, sadece aynı anne babadan doğanların bağı değildir.

Kardeşlik; başkasının ihtiyacını kendi menfaatinin önüne koyabilme ahlakıdır.

Toplumları ayakta tutan da budur.

Belki de en büyük ihtiyacımız, unuttuğumuz bu iki kelimeyi yeniden hayatımızın merkezine yerleştirmektir:

"Önce kardeşim."

Dere kenarında günlerdir akan suyu izliyorum.

İnsan, kardeşi için eksilmeyi göze alabildiği kadar çoğalır.

Yermük'te İkrime, Hâris ve Ayyâş bunu canlarıyla öğrettiler.