(Kanuni Sultan Süleyman’ın vefatının 460. yıldönümü münasebetiyle)

Sultan Süleyman’dan(v.7 Eylül 1566) başlayarak bütün Osmanlı sultanları, Mısır, Suriye ve Hicaz’ın fethi dolayısıyla “Hâdim’ül Haremeyni’ş Şerifeyn” gibi unvanları ön plâna çıkararak, kendilerini İslâm dünyasının lideri kabul ediyorlardı. Osmanlı münevverleri de -Hicrî 1000 yılının yaklaşmasının da etkisiyle- Sultan Süleyman’ı İslâm dünyasının yenileyicisi görüyorlardı. Özellikle saltanatının ilk on yılında, kendisine İslâm dinini dünyanın tamamına hâkim kılacak hükümdar nazarıyla bakıyorlardı. Muhteşem Süleyman 1521’de Belgrad’ı, 1522’de zapt edilemez denilen Rodos’u fethetmiş, 1526’daki Mohaç zaferiyle Macaristan’ın tamamını Osmanlı topraklarına katmış, 1529’da Viyana önlerinde görünmüştü.

Batı dünyası da çağdaşı Alman Kralı Şarlken’i aynı nazarla değerlendiriyor, ona Hıristiyan dünyasını tek çatı altında toplayacak imparator, Kudüs’ü İslâm dünyasından geri alacak hükümdar gözüyle bakıyordu. Hükümdarlar arasındaki rekabet mektuplarına bile yansımaktaydı. Sultan Süleyman, unvanları arasında “Kudüs Kralı” unvanını da kullanan Şarlken’e, “İspanya Kralı” diye hitap ederek cevap veriyordu. Şarlken, 1530’da Bolonya’da yapılan taç giyme törenine zafer takları altından geçerek gitmişti.

Süleyman ise Şarlken’e 1532’de Belgrat’ta, şöyle karşılık vermişti. Şehirde zafer takları kurulmuş, mehter marşları yeri göğü inletmişti. Geçit resminde, altın bir taht üzerinde oturan Sultan’ın başında görünen, batı stili, dört katlı, eşsiz mücevherlerle süslü, göz kamaştırıcı taç görenleri büyülemişti. Sadrazam Makbul İbrahim Paşa, Batı dünyasına karşı, Osmanlı’nın gücünün sergilendiği törendeki paha biçilmez tacı, Venedikli kuyumculara büyük bedeller karşılığında yaptırmıştı. Senelik bütçesi 200 milyon akçe olan bu kudretli devlette, toplam 6 milyon akçeye karşılık gelen bu miktarın ne kadar yüksek bir meblağ olduğu, Osmanlı defterdarının tarihe geçen şikâyetinden de anlaşılmaktadır!

Burada gaye, Batı’ya kendi lisanıyla meydan okumaktı. Törene katılan Avusturya elçileri dillerini yutmuş, bu merasim Avrupa’da büyük yankı uyandırmıştı. Genç yaşta vefatıyla, ülkede derin üzüntü uyandıran babası Yavuz Sultan Selim’in plânladığı Batı hamlelerini oğlu Süleyman birer birer gerçekleştiriyordu.

***

Avusturya İmparatoru I. Ferdinand’ın hizmetinde çalışırken, 1556’da İstanbul’a elçi olarak gönderilen O. G. Busbecq, Amasya ordugâhında görüştüğü Sultan Süleyman’ı anlattığı notlarında, Osmanlı’nın ve Sultan’ın vakar ve kudretini şu sözlerle anlatır:

“Sultan alçak bir sedire oturmuştu. Sedirin üstünde birçok değerli örtüler ve zarif işlemeli yastıklar vardı. Yayı ve okları yanında duruyordu. Yüzünde tebessümden başka her şey mevcuttu. İfadesine hüzünle birlikte azametli bir sertlik hâkimdi. Geldiğimizde, bizi kollarımızdan tutan mabeyncilerle birlikte huzura çıkarılmıştık. Bu davranış, Sultan I. Murad’la (Hüdavendigâr) görüşmek üzere ona yaklaşan Miloş isimli bir Hırvat tarafından, öldürülmesinden beri uygulanıyordu. Elini öper gibi yaptıktan sonra, sırtımızı kısmen bile olsa Sultan’a dönmeden geri geri yürütülerek karşısındaki duvara götürüldük. Ardından kralımızın mesajımızın okunmasını dinledi. Duymayı ümit ettiklerine uymadığından küçümseyici bir tavırla sadece ‘güzel’ dedi.”

Busbecq, Sultan’ın kendisi üzerinde bıraktığı kanaati şu sözlerle anlatmaktadır:

“Üzerinde yılların ağırlığını hissetmeye başlamasına rağmen, davranışındaki asalet, Osmanlı gibi uçsuz bucaksız bir devletin hükümdarına yakışır seviyedeydi... Hatalar yapmış olabileceği gençlik döneminde dahi Türklerin gözünde suçlanmamıştı. Hükümdarlığının ilk yıllarında dahi şaraptan uzak durmuş, kötü alışkanlıklara kapılmamıştı. Kanunen engel olmamasına rağmen, meşru evliliği dışında cariyeler edinmemişti.”

***

Avusturya Elçisi’nin, Osmanlı bürokrasisi konusundaki görüşleri de özetle şöyledir:

“Devlet teşkilatında şahıslara, gördüğü hizmete ve yüklendiği vazifeye göre hürmet edildiğinden, kişiler arasında rekabet ve üstünlük mücadelesi görülmemektedir. Sultan Süleyman, önemli vazifelerin tayinlerini bizzat yapmakta, herkes kabiliyetine uygun görevlere getirilmektedir. Bu işler yapılırken kimsenin servet ve itibarı göz önüne alınmamakta, adayın şöhret ve nüfuzuna bakılmamaktadır. Şahsın sadece meziyetleri dikkate alınmakta, kabiliyet ve karakteri öne çıkarılmaktadır. Kısaca herkes, lâyık olduğunun karşılığını görmekte; makamlar liyakat sahibi, işlerin üstesinden gelebilecek kimselerle doldurulmaktadır.”