12. yüzyılda, Filistin bölgesinde hüküm süren ve kendi adamlarının tıp bilgisine güvenmeyen haçlı prensler; çıban, kolit ve ishal gibi hastalıklarının tedavisinde Müslüman hekimlere müracaat ediyorlardı. Bölgedeki Mumaytra kalesinin Fransız asıllı prensi de Şeyzer Emiri’nden yardım istemişti. Bunun üzerine Emir, bu iş için yeğeni Usame bin Munkiz’i görevlendirmiş, o da beyliğin tanınmış hekimlerinden Sâbit’in, birkaç aylığına Lübnan’daki garnizona gönderilmesine karar vermişti. Fakat aradan on gün geçmişti ki Hekim Sâbit geri gelmişti! Emir’in yeğeni; hekime, Fransız hasta ve yaralılarının tedavisini çabuk bitirdiğini sorduğunda ise ona şu ürpertici olayı anlatmıştı:

Bana bacağında çıban bulunan bir şövalye ile sıtmadan fazlaca zayıflamış bir kadından söz ettiler. Şövalyeyi buldum, ayağına yakı sardım. Çıbanı patladı, tehlikesiz bir seyir takip etmeye başladı. Kadını da diyete tabi tuttum, beden sağlığını bitkisel gıdalar vermek suretiyle iyiye sevk ettim. Fakat aynı gün koğuşa gelen ve hekim olduğunu söyleyen bir Fransız, hastalara beni göstererek:

“Bu doktor sizi tedavi etmeyi bilmiyor,” dedi. Şövalyeye dönerek:

“Tek ayakla yaşamayı mı, yoksa ölmeyi mi tercih edersin” diye sordu. Şövalye “tek ayakla da olsa yaşamayı,” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Fransız; ondan, kuvvetli bir şövalye ile keskin bir balta bulmasını istedi. Az sonra adam, elinde bir balta olan iri yarı bir şövalye ile görünmüştü. Henüz oradan ayrılmamıştım. Doktor hastadan, bacağını odun yarmaya mahsus bir kütüğün üzerine koymasını istedikten sonra, gelen şövalyeye, bir balta darbesiyle bacağı kesmesini emretti. Adam, gözlerimin önünde hastanın bacağına kuvvetli bir darbe indirdi. Ancak bu darbe ile bacak bedenden ayrılmamıştı, adam ikinci bir vuruş yaptı. Bacağındaki ilikler dışarıya fırlayan zavallı adam bu acıya dayanamamış, ilk vuruşta bayılmış, ikincisinde ölüvermişti.

Doktor, hiçbir şey yapmamış gibi, diğer odada yatan kadının yanına geldi.

“Başına şeytan girmiş, hemen saçlarını kazıyalım,” diye bağırdı. Kadının saçlarını kestiler. Perhizi de kaldırmıştı. Az sonra koğuş arkadaşlarının yemeğinden sarımsak ile hardal yedi, ateşi yükseldi. Fransız hekim (!) bu defa, hastabakıcıdan ustura istedi. Sonra da hastanın baş derisini haça benzer şekilde kesti, kadın çığlık atarak bayılmıştı. Doktor, kafatasını örten deriyi hayli açılıncaya kadar yüzüp çıkardıktan sonra, isteği üzerine getirilen tuzla iyice ovdu. Sıtmalı hasta da ölmüştü! Orada yapılacak bir işim olmadığını görerek, yönetimden izin istedim.

***

Büren’li Prens Wilhelm, dostu Şam hükümdarı Muiniddin ile birlikte Taberiye gölü kıyısında atla yaptıkları bir gezintide şöyle bir olaydan söz etmişti:

Fransa’da güçlü bir şövalye vardı. Ölüm derecesinde hastalanmıştı. En seçkin rahiplerimizden birinden yardım istedim. Biz rahibin, ellerini hastanın başına koyarak onu takdis edeceğini bekliyorduk ki, o bizden biraz balmumu istedi. Hemen getirttim. Rahip, balmumunu yumuşattı ve onu bir nevi tıkaç yaparak hastanın burun deliklerinden birini tıkadı, şövalyenin yanından ayrılmıştım. Az sonra koşarak bir rahibe geldi ve şövalyenin öldüğünü söyledi. Gözlerimi rahibe dikerek:

“Ne yaptınız?” diye sordum.

“Fazlaca acı çekiyordu; ölmesi, böylece huzura kavuşması için burun deliklerinin ikisini de tıkadım!” dedi. (1)

***

Batı dünyasında hastaya şifa vermek adına, asırlarca yüzlerce rahip, elini hastanın başına koyup takdis etmek veya bedenden şeytan kovmaya çalışmak gibi merasimlerle binlerce hastayı ölüme göndermişti.

Batı dünyasında bu saçma sapan tedavi (!) ritüelleri sürerken, İslâm dünyasında bundan yaklaşık yüz yıl önce İbni Sina (981- 1037), beyin iltihabının teşhis ve tedavisini yapmış, aynı asırda Ebu Kasım el-Zehravî (936- 1013) ameliyat sırasında kalın damarların bağlanması gerektiğini vurgulamıştı. İran’ın Ahvaz şehrinde dünyaya gelen ve 994’de vefat eden Ali bin Abbas ilk kanser ameliyatını yapmıştı.

-----------------------

(1) Dr. Sigrid Hunke / Avrupa Üzerine Doğan İslâm Güneşi. (Kiel 1913- Hamburg 1999)