ESİR KAMPINDA BİR CENGÂVER: Eşref Sencer Bey
Bu ilk yazımla yazarları arasına katıldığım Milat Gazetesi’nin aziz okuyucularına ‘Merhaba’ diyorum. Bundan böyle her hafta birlikte olacağız.
***
Meşhur Tarihçi-Sosyolog İbni Haldun, “Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer,” der. Ancak, özelliklerini kaybetmiş bir milletin, geleceğinin geçmişine benzemesine imkân yoktur... Ünlü tarih romancısı Mehmet Niyazi de, “Tarihi yazıp onu bir kültür ve şuur haline getirmedikçe, toprak altında kalan yer altı zenginlikleri gibi hiçbir anlam taşımaz,” demektedir. Tarihe dair bilgilerden mahrum isek, yaşadığımız zamanın ve ortamın içine hapsedilmiş oluruz.
***
Bugün 520 bin kişilik nüfusuyla Akdeniz’de, Libya’nın 330 km kuzeyinde yer alan bir ada ülkesi olan Malta, I. Dünya savaşı yıllarında (1914- 1918) İngiliz sömürgesiydi. Malta Adası, o yıllarda ve sonrasında (1921’e kadar) Osmanlı Devleti’nin idaresinde görev almış kişiler için bir sürgün yeri olmuştu. İngilizler, keyfî kararlarla bu adayı “Sürgünler Adası” haline getirmişlerdi. Özellikle 30 Ekim (1918) Mondros Mütarekesi’nden sonra Türk milletini lidersiz bırakmak, böylece yeni bir direnişi önlemek gayesiyle aralarında siyasetçi, asker ve gazetecilerin de bulunduğu yüzlerce aydını bu adaya sürmüş, aylarca savaş esiri olarak burada tutmuşlardı. Malta’da kimler yoktu ki! Sadrazamlar, şeyhülislâmlar, vekiller, mebuslar, askerler, yazar ve gazeteciler... Aralarında Sadrazam Said Halim Paşa, Şeyhülislâm Hayri Efendi, Ali İhsan Paşa (Sabis) Paşa, Rauf (Orbay), Dâhiliye Nazırı Ali Fethi (Okyar), Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit (Yalçın) gibi pek çok meşhurun da bulunduğu yüzlerce isim, yakalanarak Malta’ya getirilmişti.

***
Teşkilâtı Mahsusa Reisi (Osmanlı İstihbarat Servisi Başkanı) Eşref Sencer Bey, yanında Yemen’deki aşirete teslim edeceği 300 bin altın ve hepsi birbirinden cengâver kırk kişilik küçük müfrezesiyle Hicaz çöllerine dalmıştı. Böylece hem para yardımıyla Yemen’deki İbni Reşid’in elini güçlendirmek, hem de onun İbni Suud ile aralarını düzelterek, ikisini birden, İngiliz altınlarının câzibesiyle Osmanlı’ya isyan eden Mekke Şerifi Hüseyin’in üzerine saldırtarak, Irak ve Filistin cephesindeki ağır İngiliz baskısını durdurmak, en azından azaltmak düşüncesindeydi. Yemen yolunda, Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Abdullah’ın kumandasındaki 25 bin kişilik ordusuyla karşılaşmıştı. Hayber’de, Eşref Bey’in minicik müfrezesiyle Emir’in ordusu arasında şiddetli bir çarpışma olmuş (!) altınlar Eşref Bey’in emir eri Zenci Musa’nın emrindeki birkaç kahramanla İbni Reşid’e ulaştırılırken, küçük kahraman müfreze son neferine kadar şehadet şerbeti içinceye kadar dövüşmüş, bu arada Eşref Bey ağır yaralı olarak esir düşmüştü. Eşref Bey, üç aylık esaret hayatından sonra Mısır’ın Kasr’ül Nil kışlasından alınmış ve İngiliz Savaş gemilerinin kontrolü altında Malta Adası’na getirilmişti.
***
Eşref Bey’in Malta’ya getirilmesi olaylara sebep olmuştu. Enver Paşa’nın, Amerikan konsolosluğu aracılığıyla, eğer Eşref Bey’e Malta’da unvanına lâyık bir savaş esiri muamelesi yapılmazsa, başta Kût muharebesi esiri Gnl.Townshend olmak üzere, bütün İngiliz esirlerinin Galata köprüsünü temizlemek üzere belediye emrine verileceği kararını tebliğinden sonra, kendisi adada özel muameleye tabi tutulmuştu. Ona kampta hususi bir salon tahsis edilmiş, adadaki esir Türklerin haklarını savunma imkânı tanınmış; balık, kuş hatta köpek beslemesine bile izin verilmişti. Kamp komutanları, kendisini özel misafirleri olarak ağırlıyor, zaman zaman ofislerine dâvet ederek sohbet ediyorlardı.
Bir defasında Kamp Kumandanı Kolonel (Albay) Citiron, kendisini odasına dâvet ederek şöyle demişti:
“Eşref Bey, Malta’nın esir kampı haline getirildiği günden beri burada kumandanlık yapıyorum. Görüyorsunuz ki adada dünyanın çeşitli milletlerine mensup insanlar var. Elimi vicdanıma koyarak diyorum ki; siz Türkler, bu milletler arasında ağırbaşlılık, sabır, disipline uyma, millî gururu muhafaza gibi pek çok vasıflar itibariyle başkasınız. Affınıza sığınarak diyorum ki, bu karakterlere en çok sahip olanlarınız ise okumamış köylülerinizdir. Sanırım bu özellikler sizlerde Tanrı vergisi...”

Eşref Bey hatıratında diyor ki:
“Bizim yiğit köylü çocuklarımız, esaret diyarlarında da öyle bir ruh ve beden asaleti içindeydiler ki, hayran olmamak mümkün değildi. Aç kaldıkları günler oldu, el açmadılar. Zulüm gördüler, aman dilemediler. Zâlimlerin başlarını öne eğecek kadar civanmertçe olan bu ruh yücelikleri, onları bu zulme lâyık görenleri bile utandırmıştı. Bu acı hayat devresi içinde, bize bu gururu yaşatan evlâtlarımıza lâyık olabildik mi bilemiyorum?”
***
Eşref Bey, kendi imkânlarıyla temin ettiği 1800 altını harcayarak, yıllar önce Sultan Abdülaziz’in Malta’da yaptırdığı Türk Şehitliğini, camisini ve âbidesini baştan sona restore ettirmiş, yüce Sultan’ın aziz hatırasını yeniden canlandırmıştı. Savaşın olduğu her yere, Trablusgarp’tan Edirne’ye, Hicaz çöllerinden Yemen’e kahramanca koşan, kafatasında nişan olarak taşıdığı şarapnel parçalarıyla birlikte bundan 62 yıl önce 1964 yılında aramızdan ayrılan bu aziz kahramana binlerce rahmet...