Fransa’daki olayları anlamak için yalnızca sokakta yaşananlara bakmak yetmiyor. Görüntülerin dünya kamuoyuna nasıl sunulduğunu, kimlerin hangi açıklamalarla devreye girdiğini ve toplumsal öfkenin nasıl bir dış politika tartışmasına dönüştürüldüğünü de incelemek gerekiyor.

Çünkü bir ülkedeki krizin nedenleriyle o krizden yararlanmak isteyenlerin amaçları farklı olabilir. Sokakta başlayan bir itiraz, başka başkentlerde siyasi bir silaha dönüşebilir.

Fransa, Filistin’in devlet olarak tanınmasını savunuyor, Gazze konusunda İsrail hükümetiyle karşı karşıya geliyor. Ardından kendi sokaklarında yükselen şiddet, bu diplomatik tutumunu mahkûm etmek için kullanılıyor. Üzerinde durulması gereken siyasi çelişki burada.

Sokaktaki her itirazı dış müdahaleyle açıklamak kolaycılık olur. Fransa’nın eğitimden geçime, eşitsizlikten toplumsal bütünleşmeye kadar biriktirdiği sorunlar var. Ancak bu sorunların varlığı, yaşananların uluslararası bir hesaplaşmanın malzemesine dönüştürülmesini görmezden gelmemizi gerektirmiyor.

Fransa’nın Filistin devletini tanıma yönündeki adımı, İsrail yönetiminin açık tepkisini çekmişti. Netanyahu bu kararı terörizmi ödüllendirmekle suçlamıştı. Paris’in attığı adımın diplomatik ağırlığı düşünüldüğünde, gerilimin iki lider arasındaki söz düellosunu aştığı görülüyor.

Çünkü Filistin’in tanınması, Filistinlileri sürekli yardım bekleyen bir topluluk olarak gören anlayışın ötesine geçer. Onların siyasi iradesini, devlet olma hakkını ve uluslararası hukuk içindeki yerini kabul eder. Sahadaki sonuçları sınırlı kalsa bile böyle bir kararın siyasi anlamı büyüktür.

Bu arka plan, Fransa’daki şiddet görüntülerine ilişkin açıklamaları da dikkatle okumayı gerektiriyor.

Netanyahu, i24NEWS röportajında olayları radikal İslam üzerinden açıklarken, Hamas’ın durdurulmaması hâlinde Paris’e ulaşacağı yönündeki eski uyarısını hatırlattı. Böylece Fransa’nın iç krizi, İsrail’in Gazze politikasına ilişkin tezini doğrulayan bir örnek olarak sunuldu.

Bu yaklaşımın taşıdığı siyasi mesajı şöyle okuyorum: “Bizim politikalarımıza itiraz ediyorsunuz; şimdi kendi sokaklarınıza bakın.”

Fransa’ya Filistin desteğinin bedelinin ödetilmek istendiği düşüncesi, en somut karşılığını bu söylemde buluyor. Olayların kim tarafından başlatıldığı ayrı bir araştırma konusudur. Fakat yaşananların Paris’in Filistin tutumuna karşı kullanıldığı, bu açıklamalarda görülebiliyor.

Burada bir başka çelişki de ortaya çıkıyor. Ortadoğu’dan Avrupa’ya göç etmiş, geride bıraktığı coğrafyanın acılarını bilen bir insanın, eylemlerinin o coğrafyaya nasıl yansıdığını düşünmesi beklenir. Eğer böyle bir kişi, Filistin’in haklarını tanıyan bir ülkede kamu binalarını yakıyor, işyerlerini yağmalıyor veya sivilleri korkutuyorsa, ortaya çıkan siyasi sonuçla da yüzleşmek zorundadır.

Elbette kimse kökeni nedeniyle belirli bir siyasi görüşü taşımak zorunda değildir. Göçmen olmak, yaşadığı ülkenin yönetimine itiraz hakkını ortadan kaldırmaz. Ancak hak aramak adına kullanılan şiddetin kime alan açtığı sorusunu da geçersiz kılmaz.

Filistin’e destek veren bir ülkede yaratılan yıkım, Filistin’in hangi hakkını güçlendirir?

Böyle bir şiddet, dayanışmayı savunanların elini zayıflatabilir, göçmen karşıtlığını büyütebilir. Gazze’deki sivillerin yaşadıklarını konuşması gereken kamuoyunu, Filistin bayrağının bir tehdit olup olmadığını tartışmaya sürükleyebilir.

Bu sonuçların doğması için şiddete katılan herkesin aynı amacı taşıması gerekmez. İnsanın niyetiyle eyleminin hizmet ettiği siyasi sonuç birbirinden farklı olabilir. Öfke, kendisini kullananların hesabını her zaman göremez.

Öte yandan, olaylara katılanları topluca “Ortadoğulular” diye tanımlamak için yeterli veri yok. Üstelik eski Filistin gösterilerinin görüntüleri, güncel öğrenci eylemlerine aitmiş gibi dolaşıma sokulabiliyor. AFP, 2025’te Paris’te düzenlenen bir Filistin dayanışması gösterisinin videosunun, 2026’daki eğitim protestolarını gösteriyormuş gibi paylaşıldığını ortaya koydu.

Dolayısıyla paradoks iki yönlü işliyor: Şiddete katılan biri savunduğunu söylediği davaya zarar verebilir; şiddetle ilgisi bulunmayan bir dayanışma hareketi de yanıltıcı görüntülerle suçlu gösterilebilir. Her iki durumda da Filistin meselesi zarar görür.

Benim üzerinde durduğum ihtimal, Fransa’nın yaşadığı krizin Filistin konusunda atılan adımları caydıracak bir baskıya dönüştürülmesidir. Bunun örgütlü bir operasyon olduğunu söylemek için mevcut bilgiler yeterli değil. Ancak “Filistin’e destek verirseniz kendi ülkenizde bunlarla karşılaşırsınız” anlamına gelen bir siyasi iklimin oluşması bile sorgulanmalıdır.

Böyle bir iklimde diplomatik kararlar; hukuk ve adalet kadar korku, iç siyasi maliyet ve güvenlik kaygısıyla tartılmaya başlanır.

Fransa’nın yönetimini, göç politikalarını, polis uygulamalarını ve toplumsal eşitsizliklerini eleştirmek mümkündür. Fakat bunların hiçbiri, Filistinlilerin haklarını tanımasını yanlış bir karar hâline getirmez.

Asıl soru şudur: Fransa’nın sokaklarında yükselen öfke, sonunda kimin elini güçlendiriyor? Filistin’in özgürlüğünü savunanların mı, Gazze’ye destek verenlerin geri çekilmesini isteyenlerin mi?