İslam ve İslamcılık arasındaki irtibat ile İslamcılığın bugün geldiği duruma dair alt varsayım ve bileşenleri öncelikle sıralayarak bugün İslamcılık üzerine oluşan gerilim ve rezervleri anlama ve açımlamaya çalışalım.

İslam, varlık, bilgi ve değerlere dair kapsamlı önermeleri olan ve bu bağlamda iddiaları bulunan bir dindir. Buradan başlayarak müntesiplerine hem dünya hem de ölümden sonrası için “kurtuluş” vadederken bir “dünya görüşü” olarak da perspektifi bulunmaktadır. Dolayısıyla müslüman olmak demek; açık ve örtük biçimde bu iddialara sahip olmak demeye gelmektedir.

“Açık” ve “örtük” biçimde dedik. Bunun anlamı; toplumlardaki tabakalaşma mucibince müslüman âlimler (entelektüeller) İslam’ın iddialarının farkındadırlar ve bunları kendi dönemlerinin diliyle ifade etmeye çalışırlar. Ancak geniş bir kitle olan müslüman halk için İslam’ın iddiaları entelektüel bir dille ifade edilmemekle birlikte, İslam’ın kurtarıcılığı dile getirilir; “kurtuluş İslam’dadır.”

İslamcılığın doğuşu ve içerik kazanması Osmanlı’nın son döneminde Batı modernitesi karşısında müslüman dünyanın yaşadığı yenilgi sebebiyledir. Aslında çok boyutlu ve girift şekilde gelişen tarihsel olaylar ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel düzlemde müslümanların Batı karşısında zayıf kaldıklarını göstermiştir. Daha da ötede dönemin yaşanan tartışmalarına bakıldığında paradigmaya (=İslam’a) yönelik rezerv, zayıflama ve değişim yönünde görüşler oluşmaya başlamıştır.

Burada en temel rezerv batıcılar tarafından dile getirilmiştir ki, “İslam dünyası niçin geri kaldı?” şeklinde düzenlenen soruya verilen cevapta “İslam” odak noktası olarak yer almıştır. Batı modernitesinin gelişimi “kilise”ye karşı geliştirilen rezervler, Tanrı’nın yerine merkeze insanın ikamesi ve yeni egemen olarak insanın dünyayı kurması üzerine dayanmaktaydı. Dolayısıyla batıcıların tavrı bir anlamda bu değişen paradigmanın kendi coğrafyalarına yansıtılmasına yaslanmaktaydı.

Osmanlı’nın son döneminde paradigmaya bakışta ve onunla ilişki kurmada bazı farklılıklar kendisini göstermiştir. Her ne kadar Osmanlı’da cari olan kültür, bu topraklarda “islam”ın ne anlama geldiğini farklı zamanlarda hatırlatsa da paradigma zayıflık ve rezervler de kendisini göstermiştir. Bugünden yapılan okumalardan anlamaktayız ki, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde İslam’a rezervli düşünürlerin satır aralarında İslam’ın kültürün içinde ve derinden işleyişini analiz etmektedirler.

Tam da böyle bir yol ayrımında İslamcılık İslam’la modern zamanlarda bir irtibat kurma biçimi olarak içeriklenmeye başlamıştır. Bu bağlamda islamcılığın temel öncülünü şu şekilde ifade edebiliriz: İslamcılıkta İslam paradigmal bir şekilde kavranır; tam da bu sebeple islam sosyal, ekonomik, kültürel vb. tüm insani ve yaşam alanlarını kapsayan bir perspektif ve yaklaşım olarak bütünsel bir dünya görüşü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu, zaten İslam’ın kendi içindeki iddialarının görünür olması demektir.

Fakat İslamcılık müslümanların ağırlıklı olarak batı modernitesinin meydan okuması karşısında İslam ile bir irtibat kurma biçimi ve bir dünya görüşüdür. Bu bağlamda modern zamanların ürünüdür ve tarihseldir. Dolayısıyla İslamcılığı İslam’a dair ontolojik bir entite olarak görmek yanlıştır.

Bugün İslamcılık hem içinden hem de dışından eleştirilere uğramaktadır. Gelinen noktada İslamcılığın öncelikle kendisiyle bir yüzleşme yapması gerektiği ortadadır. Kimi islamcılar konumlarını sessizce terketmeye devam etmektedirler. Bu, bazıları açısından İslam’a dair iddialardan vazgeçiş anlamına gelebilmektedir. Burada hayati soru(n) şudur; müslüman entelektüeller İslam’a dair iddialarını devam ettirecekler mi? Bir de İslam ile irtibatlarını İslamcılık üzerinden mi sürdürecekler?

Konuya İnşallah devam edeceğiz.