Tanrı’nın varlığı meselesi insanlık tarihi içerisinde bugüne gelinceye kadar başat tartışma konularından birisini oluşturmuştur. Zira mesele sadece “Tanrı” diye isimlendirilen bir varlığın mevcudiyetini kabul veya reddetmekten ibaret değildir. Aynı zamanda diğer tüm varlıkların bu mevcudiyetle ilintili olması; dolayısıyla Tanrı’nın dikkate alınmaksızın diğerlerinin de değerlendirilmesinde meydana gelecek eksikliğin başgöstermesidir.
Bugün ateizmin arttığı şeklinde bazı argümanlar öne sürülmekte ve hatta farklı ülkelerde ateizme dair istatistikler verilmektedir. Bunlara olabildiğince temkinli bir şekilde yaklaşıyorum; çünkü tüm bunların gerçekten felsefi ve teolojik olarak ateizmi mi ifade ettiği yoksa bir arayışa mı tekabül ettiği net değil. Belki de bir kısmı bir tepkiselliği ve ümitsizliği tanımlamaktadır.
Böyle bir görüşte olmamın ilk sebebi tarihseldir; insanlık tarihi boyunca ateizm oldukça sınırlı bir düzeyde kalmıştır. İkincisi de, insanlar kurumsal dine inançta bazı zaafiyetler yaşamış olsa bile bu bir inançsızlık anlamına gelmemektedir. Benim tezim; insanların bir inanca bağlanmak açısından dindar olduklarıdır. Fakat bu dindarlıkta inancın yöneltildiği varlık ve dine bağlanma düzeylerinin farklılaşabileceğidir. Mircea Eliade çağdaş “dindışı” insan tanımının ancak bir yanılsama olduğunu belirtmektedir.
Klasik sekülerleşme teorilerinin dine yönelmelerin azalacağı şeklindeki öngörüsü gerçekleşmemiştir. Bunun yerine bir yandan sekülerleşme diğer yandan dinselleşme eğilimlerinin birlikte izlendiği eklektik sekülerleşme teorileri daha çok revaçtadır. Benim açımdan eklektik teori de tam anlamıyla gerçekliği yansıtmamaktadır. Esasen inançta çeşitlenmeler olmuştur. Kurumsal dine yönelimlerde kimi zaafiyetler görünmekle birlikte spritüel inançlarda ciddi artışlar gözlemlenmektedir. Öyle ki, muhafazakar çevrelerde bu inançlar yaygınlaşmaktadır.
İslam literatüründe Kelam ilmi Tanrı’nın varlığı üzerine tartışmaların yapıldığı bir ilim dalıdır. Kelam ilmi bilindiği üzere İslam itikadını akılla izah etmek gibi temel bir işleve sahiptir. Kelam kitaplarında Tanrı’nın varlığına dair farklı delillendirmeler vardır; ontolojik, kozmolojik, gaye ve nizam vb. delillerin bu kitaplarda içeriklendirildiğini görmekteyiz. Esasen bu tür delillendirmelerin Hıristiyan literatüründe de var olduğunu görmekteyiz.
Burada ben bir başka delili içeriklendirmeye çalışacağım. Bunun ismi; toplumsal tekabüliyet delili.” İnsanlık tarihi gözden geçirildiğinde “Tanrı” konusunun en kadim zamanlardan itibaren insanların gündeminde olduğunu görmekteyiz. Bu uzun zaman boyunca insanlar farklı dinlere mensup olmakla birlikte sürekli bir Tanrı fikrine sahip oldukları, Tanrı için mabetler yapmaya, ibadet ve ritüel geliştirmeye devam ettiklerini görmekteyiz. Tanrı insanla direkt konuşmuş değildir. (Elbette vahiy göndermiş, tabiata bir âyet olarak işaret etmiştir) Bu durumda şöyle bir soru gündeme gelir; İnsanlar tüm bunları gerçek olmayan bir şey için mi yapıyorlar? Bir başka deyişle Tanrı inancı ve mabetler, insanda hakiki bir karşılığı olmayan şeyler midir?
İşte tam da bu noktada şöyle bir cevap verilebilir; Tanrı inancı ve mabetler insanlarda karşılığı olmayan olgular olarak düşünülemez. Bu durumda Tanrı’nın insanlarda karşılığını bulan bir hakikat olarak öne çıkmaktadır. Yani Tanrı ve Tanrı için yapılmış mabetlerin toplumsal tekabüliyeti söz konusudur. İşte buna toplumsal tekabüliyet delili diyebiliriz.
Ateizm burada nerede durmaktadır? Sosyal medyada “artık dinden vazgeçtim” türünden açıklamaların arkasına baktığımızda, bu kişilerin hala Tanrı ve din hakkında konuşmaya devam ettiklerini görmekteyiz. Dolayısıyla bu kişiler kendileri açısından “olmayan varlık” üzerine konuşmaya devam etmektedirler. Aslında varolan Tanrı’nın onlarda karşılığı olduğu anlaşılmaktadır.