Yapay zekâ, artık sadece teknoloji sayfalarının konusu olmaktan çıkmış durumda. Bugün eğitimden kamu yönetimine, üretimden akademiye kadar uzanan geniş bir alanda, devletlerin gerçek kapasitesini ölçen yeni bir göstergeye dönüşmüşken son veriler, bu dönüşümün hızını da eşitsizliğini de açık biçimde ortaya koyuyor.

Üretken yapay zekâ araçları, kitlelerle yalnızca üç yıl önce tanıştı. Buna rağmen 2025 sonu itibarıyla, dünya genelinde çalışma çağındaki nüfusun yaklaşık yüzde 16’sı bu araçları her ay düzenli olarak kullanıyor. Bu oranın, ülkeler arasında dramatik biçimde değiştiğini de eklemek gerek. Birleşik Arap Emirlikleri ve Singapur gibi ülkelerde bu oran yüzde 60’ın üzerine çıkarken, birçok ülkede hâlâ yüzde 10 bandında seyrediyor. Daha dikkat çekici olan ise şu: Yapay zekâyı en hızlı benimseyen ülkeler, mutlaka en büyük ya da en zengin ekonomiler değil. ABD, kişi başına düşen gelirde dünyanın zirvesinde yer almasına rağmen, yapay zekâ kullanım oranlarında Polonya ve Çekya gibi (en yapay zekâlı) ülkelerin gerisinde kalabiliyor. Buna karşın Hindistan, Vietnam ve Ürdün gibi ülkeler, gelir düzeylerinin ötesinde bir adaptasyon hızı sergiliyor. Bu da gösteriyor ki yapay zekâya geçişi belirleyen asıl unsur, ekonomik kapasiteden çok kurumsal yönelim ve eğitim sisteminin açıklığı.

Maalesef Türkiye bu tabloda çelişkili bir konumda yer alıyor. Bireysel düzeyde kullanım yaygın; özellikle gençler ve öğrenciler yapay zekâ araçlarını yoğun biçimde deneyimliyor. Ancak bu kullanımın, eğitim politikalarına sistematik olarak yansıdığını söylemek güç. Yapay zekâ, müfredatın merkezinde yer alan bir öğrenme ve düşünme aracı olmaktan ziyade, çoğu zaman sınav güvenliği ya da etik risk başlığı altında ele alınıyor. Yani pratik hızla ilerlerken, kurumsal refleks geride kalıyor. Tam da bu noktada, Türkiye’de eğitim gündeminin yönü düşündürücü bir karşıtlık sunuyor. Son günlerde kamuoyunda yoğun biçimde tartışılan karne düzenlemeleri ve sembolik unsurlar, eğitimin içeriğinden ziyade temsiline odaklanan bir yaklaşımı yansıtıyor. Oysa küresel ölçekte tartışılan soru bambaşka: Yapay zekâ çağında okul ne işe yarayacak? Sınav/karne, hangi becerileri ölçmeli? Eleştirel düşünme, dijital okuryazarlık ve etik muhakeme nasıl kazandırılacak? Dünya bu sorulara cevap arıyor.

Güney Kore’de yalnızca altı ay içinde yapay zekâ kullanıcı sayısı yüzde 18,5 artmış durumda. Bazı ülkelerde devlet, öğretmenlere yapay zekâ destekli eğitim araçlarını doğrudan teşvik ediyor; bazıları ise kamu kurumlarında yapay zekâ kullanımını sıradanlaştırıyor. Türkiye’de ise tartışmalar, eğitimin bu dönüşüme ne kadar hazır olduğu sorusundan ziyade, çoğu zaman sembolik düzenlemeler etrafında yoğunlaşıyor. Burada mesele değerler ya da tarih değildir; mesele zaman ve öncelik yönetimidir. Çünkü yapay zekâ çağında eğitim, yalnızca bilgi aktarmakla ilgili değil. Hangi bilgiyi ezberlettiğinizden çok, öğrenciyi belirsizlikle baş edebilen, teknolojiyi sorgulayabilen ve onu bilinçli biçimde kullanabilen bir özneye dönüştürüp dönüştüremediğiniz önemlidir.

Bizim gibi toplumlarda semboller elbette önemli ve anlamlıdır. Ancak yapay zekânın üretimden akademiye kadar her alanı yeniden şekillendirdiği bir dönemde, eğitim politikalarının bu dönüşümü merkeze almaması, daha büyük bir sessizliği beraberinde getiriyor. Tartışmalar artıyor, fakat gelecek tasarımı gecikiyor. Belki de asıl soruyu şöyle sormak gerekiyor:

Biz eğitimin sembolleriyle mi meşgulüz, yoksa çocukları içinde yaşayacakları dünyaya mı hazırlıyoruz? Yoksa..?

Cumhuriyet’in kurucu aklı, eğitimi hiçbir zaman yalnızca semboller üzerinden tanımlamadı. Mustafa Kemal Atatürk için eğitim, geçmişin muhafazası kadar geleceğin inşasıyla da ilgiliydi. Onun “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, bugün çoğu zaman bir vecize olarak anılsa da, esasen son derece somut bir yönetişim ilkesine işaret eder: Bilgiye, bilime ve akla göre pozisyon almak.

Atatürk’ün eğitim vizyonunda, öğrenme durağan olmadı; değişen dünyaya uyum sağlayan dinamik bir süreç olarak gelişti. Bilimi merkeze alan bu yaklaşım, çağının teknolojik ve entelektüel imkânlarını yakalamayı bir zorunluluk olarak görüyordu. Bugün yapay zekâ çağında karşı karşıya olduğumuz mesele de özünde budur. Eğitim sistemi, sembollerle meşgul olurken bilimin ve teknolojinin dönüştürücü gücünü ıskalarsa, tarihsel mirasa sahip çıkmış olmaz; geleceğini de popülist şekilde kısır çatışmalara sokmuş olur.

Dolayısıyla mesele, geçmişle bağ kurup kurmamanın ötesinde; o mirasın hangi yöntemle ve hangi ufukla taşındığıdır. Yapay zekâ çağında eğitimi konuşurken, bilimi rehber kabul eden bir geleneğin gerektirdiği önceliklerle hareket etmek, belki de en sahici süreklilik biçimi olacaktır/olmalıdır.