Tarih çoğu zaman insanın üstüne çöken ağır bir sessizliktir. Kazananların sesi yükselir, kaybedenlerin sesi bastırılır. İnsan, yalnızca tarihin nesnesi değildir; aynı zamanda tarihin ötesine taşan, onu sorgulayan, ona itiraz eden bir varlıktır. Tarih, çoğu zaman geçmişin nötr bir kaydı gibi sunulur. Halbuki tarih, hangi sesin duyulacağını, hangi acının görünmez kalacağını, hangi hayatın merkezde yer alacağını belirleyen bir kurgusal anlamsızlık düzenidir. Bu yüzden tarih, yalnızca olmuş bitmiş olayların toplamı değil; insan yaşamının nasıl okunacağına dair bir tercihtir.
Tarih, kutsal değildir. Tarihin insanı nasıl daralttığını, nasıl kalıplara hapsettiğini fark etmek, olgunluktur ve aydınlanmadır. İnsan, hiçbir ideolojinin, hiçbir kurumsal düzenin, hiçbir dogmatik hakikatin pasif nesnesi değildir. İnsan, özgürlük taşıyan, anlam kuran, sorumluluk alan, kendi yaşamını yeniden inşa etme kapasitesine sahip bir öznedir. İnsan, eleştirel ve kurucu bir varlıktır. İnsanın önünde yaşamı yeniden kurma seçeneği, bir imkân olarak sürekli olarak bulunmaktadır.
İdeoloji ve dogmatizm, insanı en çok içerden kuşatır. Dışarıdan görünen baskı, çoğu zaman daha kolay fark edilir; ama insanı asıl felç eden şey, insanın kendisine ait olmayan düşünceyi, kendi düşüncesi sanmasıdır. İnsan, çoğu kez kendisine öğretilmiş bir dili konuşur, kendisine dayatılmış doğmayı içselleştirir, kendisine miras kalmış bir korkuyu yaşar, kendisine dayatılmış bir kimliği taşıyarak özgür olduğunu zanneder. Oysa özgürlük, yalnızca dış engellerin kalkması değildir. Özgürlük, insanın kendi zihninin içine yerleşmiş görünmez zincirleri fark etmesiyle başlar. İnsanın özgürleşmesi için önce zihinsel ve ahlaki bir uyanışa ihtiyaç vardır. Kişi, kendi korkularını, bastırmalarını, inançlarını, alışkanlıklarını ve içselleştirilmiş sınırlarını görmeden sahici bir hayat kuramaz.
Arzu, insanın en derin hakikatidir. İnsan, akıldır ve arzudur. İnsan, arzulayan, özleyen, eksikliğini hisseden, taşan ve yoğunlaşan bir varlıktır. Arzunun bastırılması, insanı sakinleştirmez; aksine onu içten içe bölünmüş hale getirir. Bastırılan her şey geri döner. Yok sayılan her duygu başka bir biçimde patlak verir. Hiçbir şekilde insanın iç dünyası, küçümsenmemeli, karartılmamalı ve katılaştırılmamalıdır. İnsan varoluşunun asli unsurları, bedendir, duygudur, arzudur, kaygıdır, kırılganlıktır ve akıldır. İnsan, arzusunu reddederek değil, onu bilinçle yaşayarak özgürleşir.
Kaygı da bu özgürleşmenin doğal eşlikçisidir. Özgürlük yalnızca rahatlık vermez; aynı zamanda insanı sorumlulukla yüz yüze getirir. Kendi yaşamını kurmak zorunda olan insan, kaçınılmaz olarak kaygıyla karşılaşır. Çünkü özgürlük, hazır cevapların değil, açık soruların alanıdır. Kaygı, bir zayıflık değil, varoluşun ciddiyetidir. İnsan kaygıyı bastırdığında yaşamı daraltır; kaygıyı anlamaya başladığında ise kendi sahiciliğine yaklaşır. Bu nedenle özgürlük, sadece bir hak değil, aynı zamanda bir bilinç biçimidir. Ve her bilinç, insanı daha derin bir sorumluluğa çağırır.
Medeniyet, çoğu zaman düzenin, ilerlemenin ve sürekliliğin adı olarak sunulmaktadır. Oysa medeniyet, insanı yücelttiği kadar onu sınırlandırma potansiyeli de taşımaktadır. Kurumlar, gelenekler, normlar ve kurallar, yaşamı korumak için vardır; fakat yaşamı boğmaya başladıklarında, artık koruma değil baskı üretirler. İnsanı uyumlu hale getiren bir mekanizma olarak işlediğinde medeniyet, tehlikelidir. Medeniyet, insanın özgürlüğünü sınayan bir zemin ve imkân olarak işlemelidir. İnsan, medeniyeti reddetmemelidir. Ancak birey, medeniyetin insan üzerindeki tahakkümüne karşı eleştirel bir tutum takınmalıdır.
Bu noktada tarih, ideoloji ve medeniyet arasındaki bağ daha da açık hale gelir. Tarih anlatı üretir. İdeoloji, bu anlatıyı yönlendirir. Medeniyet ise onu kurumsallaştırır. En sonunda insan, kendi kurduğu düzenin içinde, kendi sesini duyamaz hale gelir. Çetin zorluk, bu noktada insanın karşısına çıkmaktadır. İnsan, tarihin, ideolojinin, dogmanın ve medeniyetin kapanından nasıl çıkacaktır? İnsanı bu kapandan çıkartmanın yolu, insanı yeniden yaşamın merkezine yerleştirmektir. Bu kritik noktada insanın hatırlaması ve unutmaması gereken gerçek şudur: İnsan, tarihin kurbanı olmak zorunda değildir; ideolojinin nesnesi ve kulu olmak zorunda değildir; medeniyetin itaatkâr ürünü olmak zorunda değildir.
İnsan, tarihe, ideolojiye, doğmaya, kültüre ve medeniyete her zaman itiraz etme hakkına sahiptir. İnsanın yüzeydeki sorunlara, kalıplara, kaynaklara ve kurumlara takılmaması ve onların içinde kaybolmaması lazımdır. İnsan, özgürce ve cesurca iç dünyasına, bilinç yapısına, korkularına ve bastırmalarına kadar inebilmelidir. Her şeyin merkezinde insan vardır. İnsan, soyut ve hayali bir varlık değildir. İnsan, yaşayan, hisseden, düşünen, arzulayan, acı çeken ve kendini dönüştürme gücüne bireydir.
Yaşamın tarafında durmak, bir slogan değil; bir varoluş tavrıdır. Arzuyu bastırmamak, kaygıyı düşman görmemek, tarihi putlaştırmamak, ideolojiyi ve dogmatizmi hakikat sanmamak, medeniyeti mutlaklaştırmamak demektir. Yaşamın tarafında durmak, insanı yeniden insan yapan şeyi savunmaktır: özgürlüğü, bilinci, sorumluluğu, yaratıcılığı ve içsel derinliği. Ve belki de en önemlisi şudur: İnsan, ancak yaşamı savunduğu ölçüde kendisini savunabilir.