10 Haziran 2021

Yeni dönemin işaretleri

Biden’in başkanlık koltuğa oturmasıyla, Amerikan dış siyasetinde bir savrulma yaşandı. Hepimiz Biden’in, Trump döneminde zayıflayan NATO ilişkilerini tekrar canlandırarak, Rusya’yı hedefe koyan bir siyaset geliştirdiğini izledik. Öyle k Avrupa ile Rusya arasındaki gerilimleri ısıtmayı, böylelikle yeniden Avrupa üzerinde kontrolünü tazeleme gayesi, aynı planın parçalarıydı. Nitekim bunun sahaya ilk etkisi de, ABD’nin Kuzey Akım Projesini engelleme girişimi ve Ukrayna meselesini kaşıması şeklinde yansıdı. Putin’e yönelik “katil” ifadesini kullanması da, Biden’in Rusya’yı doğrudan hedefe koyduğunu bir nevi ispatlamış oldu. Bizler de eldeki bu verilere, Biden’in “geri döndük” sloganını da katarak, “yeni bir soğuk savaşın başladığı” yorumlarında bulunduk doğal olarak. Ama geldiğimiz aşama, devletler arası ilişkilerde gerçekleşmesi zorunlu olan beklentilerin sınırlı olabileceği, bunun yerine ORTAK BİR YOL BULMANIN daha işlevsel sayılabileceğini herkese gösterdi. Yani her şey TERSİNE DÖNEBİLİYORDU yaşadığımız iklimde. Nasıl mı? Tıpkı Blinken ve Lavrov görüşmesinin, karşılıklı BARIŞÇIL söylemlerle geçmesi ve akabinde ABD’nin, Almanya ile Rusya arasındaki Kuzey Akımı Projesine YEŞİL IŞIK yakması gibi. Kaynayan Ukrayna mevzusunun soğutulması ve Biden’in, “Soğuk Savaş hatıralarını canlandırmak istemediğini" deklare etmesini de buraya eklemek mümkün. Tabi yaşanan süreçte Amerikalı yöneticilerin, Çin’i Coronavirüs hadisesi üzerinden sıkıştırması ve “teknoloji hırsızı” olarak ilân etmeye başlaması ise cabası…

İşte bu son hadiselerin, herkesin kafasında; “acaba Amerika dış siyasette, BİR AKS DEĞİŞİKLİĞİNE mi gidiyor” sorularını beraberinde getirdi şüphesiz. Elbette bunun şimdilik net bir cevabı yok ama Biden’in, ilk dönemki söylemleriyle FARKLI TONDA bir resim vermesinin, mantıklı bir açıklaması da elbette mevcut. Mesela NATO ittifakını her şeyin önüne koyan ABD’nin, Almanya’nın Kuzey Akım-2 Projesindeki direnişinden ötürü, sırf NATO AHENGİNİN BOZULMAMASI adına geri adım attığını söyleyebiliriz. Yine ABD’nin Ukrayna olayında, Rusya’ya karşı bir güç denemesi yaptığını ve sahadaki sonuca binaen, BİR POZİSYON AYARINA gittiğini belirtmek çokta hata sayılmaz. Kaldı ki Amerika’nım, Rusya’nın üzerine gidildiği ölçüde, Rusya-Çin yakınlaşma ivmesinin o derece derinlik kazandığı muhakkak. Anlayacağınız önümüzdeki zaman diliminde, aralarındaki gerilimi iki tarafa da ÇOK ZARAR VERMEYECEK şekilde konsolide eden, bir ABD-Rusya diyaloğu İHTİMAL dahilinde görülüyor. O sebeple ABD’nin Sibirya gibi konuların tansiyon arttırıcı özelliğini kullanarak, elini kuvvetlendirecek bir ÇİN-RUSYA ÇEKİŞMESİNİ deneyeceği kuvvetle muhtemel. Tabi tüm bunlar hızla yaklaşan NATO Zirvesi’ne yansır mı, yansırsa nasıl etki eder, bekleyip hepimiz öğreneceğiz. Ama zirvede Rusya’dan daha çok, ÇİN’İ ODAKLAYAN bir söylem oluşursa ki emareler öyle, buna kimsenin şaşırmaması önem arz ediyor. 

Peki, VARSAYILAN bu doktrinde, Türkiye ne yapacak derseniz? Ankara’nın bugüne dek büyük güçlerin REKABETLERİ içerisinde, bir hayli yol aldığı inkâr edilemez. Ancak Devletimiz bahsettiğimiz bu yeni durumu da, ustaca göğüsleyecek ve kendi istikametinde ilerlemeyi bilecek bir STRATEJİK AKLA sahiptir. Evet, ABD-Rusya geriliminin biraz düşürüleceğini düşününce, kısmi de olsa pek hayra alamet manzarayla karşılaşmayacağımız açık. Lakin bir taraftan CENTCOM’un, NATO ile dizginlenmesi; bir taraftan Rusya’yı paranteze alan, Bükreş Dokuzlusuyla bağ kurulması; bir taraftan da Avrupa’nın PESCO oluşumuna başvurulması, yeni bir hikâye yazmak için yeterli doneleri bize vermekte. Hatta Sn. Erdoğan’ın Çamlıca Kulesi açılında, İPEK YOLU ile ilişkilendirilen Kanal İstanbul için Haziran sonunu işaret etmesini de, bu minvalde okumakta yarar var. Zira 14 Haziran Biden görüşmesinden evvel verilen bu kararlı mesajın, Türkiye’nin MENFAATLERİ doğrultusunda bir diyaloğa kapı aralaması, şayet bu gerçekleşmese bile “BİZ YÜRÜMEYE DEVAM EDECEĞİZ” manasında bir potansiyel taşıdığı aşikâr. Ne diyelim! Daha öncede söylediğimiz gibi, önümüzde çetrefilli bir süreç var. Ancak Devletimizin kendi çıkarlarını, refahını, BAĞIMSIZLIĞINI ve güvenliğini önceleyen bir anlayışta olacağından, kimsenin EN UFAK BİR TEREDDÜDÜ BULUNMAMALI. Yoksa Türkiye’nin egemenlerce artık yönetebilecek, söz geçirebilecek ve ürkütebilecek bir ülke olmadığı tecrübeyle sabit. Keza son 10 yılda maruz bırakıldığımız onca basınç ve operasyonların, rotamızı değiştiremediği kesinlikle tartışılmaz.

 
Advertisement
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement