Pentagon; “Yemen’de hedefimize ulaşana kadar aşırı ve öldürücü güç kullanacağız.”

Trump; "Yemen'de üslenmiş uğursuz gangsterler ve haydutlar olan Husiler tarafından gerçekleştirilen yüzlerce saldırının tamamı İran’dan kaynaklanmakta.”

ABD Temsilciler Meclisi üyesi Joe Wilson, Mekke İttifakı'na hitaben; "Husileri ortadan kaldırın...”

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen; “Husiler, Suudi Arabistan’da havalimanı ve rafineri gibi altyapıları hedef alarak bölgesel istikrarsızlığı artırıyor ve küresel enerji güvenliğini tehdit ediyor. Suudi Arabistan’ın yanındayız…”

Küresel oligarşik yapının söylemleri bu şekilde.

Hal böyle olunca içerideki çokbilmiş azgın azınlığın Husilere yönelik nefret pompalaması ve savaş kışkırtıcılığı yapması bize gayet normal geliyor.

11 Eylül operasyonun ardından Amerika 22 İslam ülkesinin sınırlarının değişeceğini ilan etmişti. Bunların arasında Yemen de var.

2018 tarihinde Yemen ile alakalı bir yazı kaleme almıştım. O günün verilerini tekrar hatırlatayım; O tarihlerde 27 milyon olan nüfusunun dörtte üçü, insani yardım olmadan yaşamını sürdüremez durumdaydı. Gıda fiyatları yüzde 68 oranında artmıştı.

Tıbbi malzemelere ulaşılamaması ve önlenebilir salgın hastalıklar sebebiyle masum insanlar ölüyordu.

Suudiler, ABD’den aldığı silahlarla, fabrikaları, köprüleri, yolları, hastaneleri, su kuyularını, cenaze törenlerini, düğünleri, toplantıları ve çocuklarla dolu okul otobüslerini hedef alarak bombalıyordu.

5 yaşın altındaki 85 bin çocuğun yaşamını yitirdiği Yemen’de 21 vilayette de kolera salgını meydana geldi. Ülkede, 11 milyon çocuk acil yardım bekliyordu. 7 milyon civarında çocuk her gece yatağa aç giriyor ve 400 bin çocuk da yetersiz beslenme yüzünden her an ölümle pençeleşiyordu.

Yani sanılan aksine saldırılar Yemen’den değil tam tersi ABD destekli Suudilerden geliyordu.

O tarihlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu olan bitenlerden Suudileri sorumlu tutarak sert bir dille eleştiriyor ve Yemen’e insani yardımların yapılmasını sağlıyordu.

Öyle ki 15 bin ton gıda ve bin tır insani yardım malzemesi Yemen’in bütün bölgelerine dağıtıldı.

Üzerinden tam sekiz yıl geçti.

Ne olduysa Netanyahu’nun; “İran hiçbir zaman nükleer silahlara sahip olamayacak. Bu konuda Donald Trump ile aynı fikirdeyiz” demesinden sonra oldu. ABD ve İsrail, İran’a saldırdı.

Sonra Trump, küresel petrol ticaretinin merkezinde yer alan Hürmüz Boğazı'nın kontrolünü tamamen ele geçirmeyi ve burayı ABD toprağı ilan etmeyi hedeflediğini söyledi.

Kısacası Washington, İran'ın enerji ihracatını engellemeye çalışırken, Tahran da dünyanın en önemli enerji ticaret yollarından birini abluka altına aldı.

Amerika, burada başarılı olamayınca Suudi Arabistan’ın Hürmüz Boğazı'nı kısmen bypass edebileceği ihtimali üzerine yoğunlaştılar. Yani Petrol, Doğu-Batı boru hattı aracılığıyla krallık genelinde Kızıldeniz kıyılarına taşınabilir ve oradan sevk edilebilirdi.

Burada da Husiler devreye girdi. Bab el-Mandeb bir alternatif olarak zora girdi. Hal böyle olunca küresel petrol arzının 2026 yılında günde 4,3 milyon varil azalması bekleniyor.

Doğu'da Hürmüz baskı altındayken ve batıda Bab el-Mandeb'de savaş yeniden başlarken, Suudi Arabistan'ın tam da bu deniz darboğazlarını aşmak için kullanmayı amaçladığı kara bağlantısı da saldırıya uğruyor.

Riyad, Bab el-Mandeb'i güvence altına almaya çalışırken, Husiler de rakiplerinin ikmal hatlarına saldırıyor ve füzeler ve insansız hava araçlarıyla savaşı Suudi topraklarına taşıyor.

Tam da bu noktada yazının en başına dönüp tekrar değerlendirmenizi rica edeceğim. Yani mesele Kâbe’nin güvenliğinin sağlanması mı yoksa ortada başka bir hesap mı var?