Geleneksel anlamda tüm devletler istisnasız gücünün halktan kaynaklandığını ve nihayetinde halk tarafından kullanıldığını belirtirler. Bunun ezber bir laf olduğunu covid sürecinde test etmiştik.

Tek bir merkezden kumanda edilmek suretiyle devletler halklarına her türlü saçma kısıtlamayı reva görmüş ve bol bol aşılanmalarını teşvik etmişti.

Rusya'ya ve İran’a karşı sürdürülen savaş propagandası gibi olaylarda da kimse halkın fikirlerini sormadı.

İsmet Özel, “Demokrasi Sokrates’i öldüren rejimdir” derken haklıydı. İnsanlar hala demokrasi ve insan hakları gibi kavramlarla yönetildiklerini sanıyorlar.

Ben burada farklı düşünüyorum, insanlar hâlâ kan bağına dayalı bir grup tarafından yönetiliyor. Bugün dünya sistemine ayar verenler ve insanları birer köle gibi yönetenler kan bağına dayalı oligarşik bir yapılanmadır.

Öyle ki bu soy, biz insanların tüm değerlerini ve aile bağlarını hedef alarak kendi hâkimiyet alanlarını genişletirler.

Eric Hoffer, “Kesin İnançlılar” adlı kitabında kısmen buna değinir. Burada kitle hareketlerinin aileye yönelik tutumlarından bahseder. Ona göre çağımızın hemen bütün kitle hareketleri başlangıç aşamalarında, aileye karşı düşmanca bir tavır takınmışlardır.

Tarih boyunca dini de alet ederek aileyi gözden düşürüp zayıflatmak için her yolu denemişlerdir. Bunun için de evvela ebeveynlerin(başta baba) otoritesini baltalamışlardır. Boşanmayı kolaylaştırmışlar ve çocukları üzerindeki tüm tasarruf haklarını ellerinden almışlardır.

İsterseniz kitaplarından bir iki örnek göstereyim size;

“Kim bana gelir de babasından, annesinden, karısından, çocuklarından, kardeşlerinden ve hatta kendi canından bile kendini kurtaramazsa, benim öğrencim olamaz.” (Luka 14:25-26)

“Çünkü ben oğul ile babasının, kız ile anasının ve gelin ile kaynananın arasına ayrılık koymaya geldim. Ve insanın düşmanları kendi ev halkı olacaktır.”(Matta 10:35-37)

Çünkü başkalarını kendisine çekmeye çalışan bir kitle hareketinin önemli sayıda taraftar toplayabilmesi için öncelikle mevcut tüm grup ve aile bağlarını yıkması gerekiyordu.

Aksi takdirde güçlü aile bağları kitle hareketlerinin çağrısına karşı bir kalkan vazifesi görecektir. Bunu yıkmak ve kolektif birliktelik ruhunu baltalamak için büyük çaba gösterdiler.

Bunu başardıklarında Mussolini’nin yöntemiyle baskıcı, yasakçı, faşist rejimlerini tüm dünyaya yayacaklardır.

Bakınız Norveç Tıbbi Doğum Kayıt Kurumu’na göre yılda 2 bin 500 çocuk biyolojik babasının kim olduğundan habersiz doğup, büyüyor. Baba rolü gittikçe zayıflıyor ve kadın egemenliğine vurgu yapılıyor.

Ülkemizde de kadın programlarında aile değerleri yıpratılıyor ve topluma kötü bir örnek olarak takdim ediliyor.

Bir takım uluslararası anlaşmalara bakıldığında da ailenin temelini sarsan maddelerle dolu olduğunu görürsünüz. Babayı oğluna, kızını anneye düşman eden bir planlamadır bu.

Neden bunlar anlatıyorum;

Şimdi size bazı önemli tarihler vereceğim; 1648 Vestfalya Barışı, 1789 Fransız Devrimi, 1815 Viyana Kongresi, Birinci Dünya Savaşı, (1918) ve II. Dünya Savaşı (1945)

Bunlar tarihi dönüm noktalarıdır. Güç değişimlerini ve yeni düzenleri beraberinde getirmiştir. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda imparatorluklar tasfiye edildi ve ulus devletler dönemi başladı.

Bugün de olası bir Üçüncü Dünya Savaşı ile devletlerin şirketleştirilmesi düşünülüyor. Ve en önemlisi de yeni sosyalizm adı altında otoriter baskıcı bir rejimi kurmaya çalışıyorlar. Buna direnecek kitleleri de daha şimdiden buduyorlar!