Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, geçen aylarda hafta İnönü Üniversitesi’nin akademik açılış töreninde yaptığı konuşmada gözleri dolarak,
"Öyle bir yaşayalım ki, vakti geldiğinde Allah bizi kimsenin hakkıyla huzuruna çağırmasın.
Hakimliğin bir tarafı nur, bir tarafı nar. Bu söze geldiğimde korkuyorum"
dedi.
Sesi titredi, boğazı düğümlendi, salonda sessizlik oldu,
Sözlerinin ağırlığı, adaletin omuzlarda nasıl bir emanet olduğunu hatırlatıyordu.
Madem öyle.
Ben de bu samimi konuşmadan hareketle, uzun zamandır içimde sızısı hiç dinmeyen bir davayı,
Yusuf Ziya Gümüşel Hoca’nın hikayesini yazmak istedim.
Bu ülkede adalet, rüzgarın yönüyle savrulan sarsak bir siluet gibi artık. bir adım ileri gidiyor, iki adım geri çekiliyor.
Kimin gölgesine vurduğu belli değil,
Yusuf Ziya Hoca’nın hikayesi ağır, acı
bu zamanın, bu ülkenin, bu yorgun adalet arayışının içinden unutulmuş bir isim.
Ne tamamen anlatılan,
ne tamamen duyulan,
ama herkesin kendine göre yorumladığı bir sembol haline gelen bir isim
Ülkemde davalar ikiye ayrılıyor.
"Bizden olanın, bizden olmayanın davası"
Hukuk, olması gereken büyük bir çınar gövdesi olmaktan çıkıp,
rüzgarın estiği yöne eğilen ince bir dala dönüştü.
bu dal kırıldığında,
en çok altında sığınmaya çalışanların canı yanıyor.
Yusuf Ziya Hoca’nın yaşadıkları,
sadece bir insanın başına gelenler değildir,
her evin kapısına dokunma ihtimali olan o derin sorunun yansımasıdır.
Adalet kimin gözünde adalettir?
Bir dava açılıyor,
kimileri "intikam" diyor,
kimileri "hak yerini buldu"
Ceza geliyor,
kimine göre "gecikmiş bir hesap"
kimine göre "çürük bir delil"
Herkes kendi adaletini koyuyor masaya.
birinin terazisi ideolojiyle,
birinin terazisi korkuyla,
birinin terazisi nefretle ağırlaşıyor.
Kimse terazinin aslında eğildiğini fark etmiyor.
Biz taraflarımızı kutsadıkça,
adaletin tarafsızlığı sessizce eriyor.
Aynı dosya iki farklı gözde iki ayrı hakikat oluyor.
bir söz kimin dudaklarından döküldüğüne göre
"eleştiri" ya da "tehdit"diye mühürleniyor.
Bir tartışmanın, bir davanın,
bir kalabalığın uğultusu içinde yalnızlaşıyor insanlar.
Herkes kendi zihnindeki dosyayı açıyor.
kendi tarafının doğrulanmasını istiyor.
Adalet böylece bir kuyuya dönüşüyor,
karanlık, derin, suskun.
Ses veriyorsun,
yankı dönüyor ama cevap dönmüyor.
Bu kuyuya düşenin kim olduğuna göre,
kimin merdiven getireceği değişiyor.
Şimdi herkesin bağırdığı hukuk, hukuk diye
mahkeme salonlarını arşınladığı adliyeler, birer sığınak değil artık
içi boşalmış, duvarları sadece kendi yankısını dinleyen yapılar gibi.
Koridorlarında adalet değil,
bitmeyen bir bekleyişin ayak sesleri dolaşıyor.
İddialar adalet isteğiyle değil,
karşı tarafı bastırma arzusu ile şekilleniyor.
Hüküm açıklanıyor
kalabalık iki ayrı kalabalığa bölünüyor.
Bir taraf alkışlıyor
diğer taraf lanet okuyor.
Karar hakikate değdi mi?
hüküm vicdana dokundu mu?
Adliyenin merdivenlerinde insanlar birbirini çiğniyor
kimse adaletin çiğnendiğini görmüyor.
Bir insan, ağır bir hastalığın gölgesinde
18 yıl 9 ay gibi taş kesilmiş bir cezanın altına bırakılıyor ve her gün ölüyor.
Bu tür kararların bazen dosyanın diliyle değil
hakikatin terazisiyle değil
kimi zaman bazılarını memnun etmek,
kimi zaman da bazıların şerrinden korunmak için
alındığını hissediyorsun.
Sanki hükmü veren el değil, korkular
en savunmasız olanın sesi daha da derine gömülüyor.
adaletin çöküşü bir günde olmadı.
Yavaş yavaş, sessizce
Yusuf Ziya Hoca’nın hikayesinde yaşadıklarında hepimizden parçalar var.
Bir adam kör bir kuyuda çürürken,
kumpasın, iftiranın, sessizliğin ağırlığı çöküyor üzerine.
En ağır olan ise
birçok kişinin gerçeğin ne olduğunu bilmesi
ama hiç kimsenin elindeki merdiveni kuyuya uzatmaya cesaret edememesi.
En büyük çöküş bu
Uzun süredir, yastığa başımı koyduğumda canımı acıtan bir dava
Sessizliğin, suskunluğun seyretmenin en çok yara açtığı davalardan biri.