Portre

"İnsan, bazı insanlara yalnızca güvendiği için bağlanır.
Ve bazı dostluklar, bir liman gibi bekler insanı: sessizce, ısrar etmeden, ama hep orada…"

Bir gün sormuştum ona:

"Ne yapıyorsun?"

Kartal Sahili'nde, çimenlerin üzerinde oturmuştuk. Ayaklarımızın ucunda toprağın serinliği, biraz ötede Marmara'nın ağırbaşlı sessizliği vardı. Başını kaldırmadan, gözleri ufka dalmış hâlde cevap verdi:

"Denizi çakıl taşıyla doldurmaya devam ediyorum. Ararsan ben buradayım."

O cümleyi bir defa duydum, ama kalbimde yankısı halâ sürüyor.

Çünkü o, uzun cümlelerle konuşmazdı.

Birkaç kelimeyle bir ömrü anlatabilirdi.

"Deniz bu taşla dolar mı bilmem ama ben doldurmaya devam ediyorum."

Biraz sükût, biraz sessiz bir kararlılık,

En çok da derin hayal kırıklıkları vardı o cümlede.

Ama o, incelikle yaşardı bu yükü.

Ne kimseye dert yanardı, ne de mücadelesini gösterişe dönüştürürdü. Çünkü bazı insanlar, acıyı gösterişli değil zarif taşır.

Çünkü denizi çakıl taşıyla doldurmak, görünürde imkânsız bir çabayı sürdürmektir.

Ama belki de asıl mesele, o denizi doldurmak değildir zaten.

Asıl mesele, insanın kendi içindeki inadı, sabrı ve manayı her gün bir taşı daha suya bırakacak kadar diri tutmasıdır.

Bu bir eylemden çok bir duruş, bir mücadeleden çok bir şahsiyet meselesidir.

Zira bazı insanlar, dünyayı değiştiremeyeceğini bilse bile değiştirme çabasının kendisini terk etmez.

Çünkü bilirler ki, çabanın kendisi, insanı insan yapan şeydir.

Bir taş daha…

Belki suya karışıp yok olacak ama onun ardındaki niyet, o suya bir iz bırakacaktır.

Bu eylem, çağın gürültüsüne karşı bir tür sessiz başkaldırıdır da.

Çünkü herkes koşarken durmak, herkes bağırırken susmak, herkes sonuç odaklı yaşarken niyeti merkeze almak bir tür manevi isyandır; zarif, gösterişsiz ama dirençli.

Böyle insanlar, günü kurtaranlardan değil; anlamı inşa edenlerdendir.

Onların mücadelesi görünmez ama etkilidir.

Onlar, denizi dolduramaz belki ama geride bir şahitlik bırakırlar:

"Burada bir insan vardı. Elinde çakıl taşları."

"Ve bir gün anladım ki, susmak bazen en yüksek haykırıştır."
Cahit Zarifoğlu

Zarafeti sadece giydiği bir hâl değil, nefes aldığı bir değerdi.

Kimseyi kırmadan, kimsenin yükü olmadan, ama çoğu zaman başkalarının yükünü omzuna alarak yaşardı.

Sakinliğinde bir direnç, suskunluğunda bir mücadele gizliydi.

Dostluğumuz da onun gibi.

Gösterişsiz.

Ama içten içe güç verir.

Bazen hiçbir şey söylememe gerek kalmazdı.

Dost dediğin insan işte budur:

Hâlini yüzünden anlar, kelimelere yük olmadan gönle varır.

Konuşmasak da bilirdim:

Benim için orada, o sahilde hep bir çakıl taşı daha vardı.

Çünkü insan bazı insanlara yalnızca güvendiği için bağlanır.

Ve o, benim için bir limandı.

Fırtınalarda kaçtığım, içimi açabildiğim tek yerdi belki de.

Şimdi de görüşüyoruz.

Bir yere gittiği yok aslında.

Ama bazı insanlar gitmeden de eksilir.

Yoklukları, bir boşluk değil; kalpte büyüyen bir sükûn olur.

Ben biliyorum:

O hâlâ sahilde.

Elinde bir çakıl taşı.

Denizi dolduramayacağını bile bile, bir çakıl daha bırakıyor suya.

Çünkü büyük adamlar, büyük düşünenler, bu dünyada hep biraz sürgündür.

Ve o, o sürgünlüğü incelikle taşımayı bilendi.

Hiçbir yere ait olmadan, herkese ait kalabilmekti onun sessiz mahareti.

Dostluğumuz da onun gibi:

Sade, güven verici.

Bir liman gibi.

Fırtınalı zamanlarda orada olduğunu bilmek yetiyordu.

İki sene önce annem vefat ettiğinde, cenazede gözüm onu aradı.

Çünkü bilirdim; o varsa, herkes oradadır.

Gelmişti.

Bir köşede yine sessizce duruyordu.

Hiçbir şey söylemedi.

Söylemesine de gerek yoktu.

O yoksa, acıyan yanım biraz daha açılacaktı.

Ama varlığı, suskun bir teselli verdi bana.