Haberi gördüğüm an dilimden tek bir söz döküldü.

"Eyvah..."

Bu, bir öfke değil.

Bu, bir hayal kırıklığının sesiydi.

Çünkü o an aklıma ilk gelen para olmadı.

Rakamlar olmadı.

Aklıma zekâtını emanet eden yaşlı amca geldi.

Üç kuruş harçlığından artırıp, "Bir ihtiyaç sahibine ulaştırın." diyen öğrenci geldi.

Bir yetimin yüzü gülsün diye bağış yapan anne geldi.

Sonra kendi kendime sordum.

Şimdi bu insanlar yeniden nasıl güvenecek?

İşte üzerinde durmamız gereken asıl soru budur.

Kaç gündür kamuoyunda AHBAP Derneği hakkında yürüyen soruşturma ve ortaya atılan iddialar konuşuluyor. Hukuki süreç devam ediyor ve nihai değerlendirmeyi elbette mahkemeler yapacaktır. Suç varsa cezası da hukuk önünde karşılığını bulacaktır.

Fakat geride bıraktığı tahribat kolay kolay onarılmaz.

Çünkü asıl çalınan para değil.

Asıl çalınan güven.

Yardım faaliyetleri yalnızca parayla yürümez.

Güvenle yürür.

Bir insan bağış yaparken sadece cebinden para vermez.

Kalbini de emanet eder.

"Bunu ihtiyaç sahibine ulaştır." der.

İşte bu yüzden emanete ihanet edildiğinde sadece kasalar boşalmaz.

Kalplerde de derin yaralar açılır.

Bir toplumun en büyük sermayesi güvendir.

Güven sarsıldığında yalnızca kurumlar değil, yardımlaşma kültürü de yara alır.

Aslında bu ilk kez yaşanmıyor.

Geçmişte de farklı dönemlerde insanların emanetini istismar eden olaylar yaşandı.

1990'lı yıllarda Türk Hava Kurumu'nun kurban derileriyle ilgili tartışmalar, uzun yıllar kurban bağışlarına gölge düşürdü.

15 Temmuz'dan sonra Kimse Yok Mu Derneği üzerinden yürüyen süreç de hayır faaliyetlerine duyulan güveni yeniden sarstı.

İsimler değişti.

Kurumlar değişti.

Ama geriye hep aynı soru kaldı.

"Acaba emanet gerçekten yerine ulaşıyor mu?"

Fakat meseleyi ideolojik tartışmaların zeminine çekmek doğru değildir.

Çünkü mesele kurumlar değildir.

Mesele, insanın emanet karşısındaki duruşudur.

Emanetin ideolojisi olmaz.

İhanetin kimliği olmaz.

Kim emanete ihanet ederse aynı yanlışı yapmıştır.

Kim emaneti hakkıyla taşırsa da sadece görevini yerine getirmiştir.

Bugün birçok insanın zihninden şu cümle geçiyor olabilir.

"Artık hiçbir kuruma güvenmem."

İşte asıl korkmamız gereken budur.

Çünkü bunun bedelini en çok yetimler, öksüzler, öğrenciler, depremzedeler ve mazlumlar öder.

Rabbimiz yetimlerin hakkı konusunda ise çok daha ağır bir uyarıda bulunur.

"Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir." (Nisa, 10)

Zekât da, sadaka da, vakıf malı da, bağış da sonuçta birer emanettir.

Bunlar yöneticilerin veya kurumların malı değil, ihtiyaç sahiplerinin hakkıdır.

Bu hakka uzanan el sadece bir mala uzanmış olmaz.

Kul hakkına uzanmış olur.

İnsanların güvenine uzanmış olur.

Allah'ın emrine uzanmış olur.

Bu yüzden yapılması gereken sadece suçluları cezalandırmak değildir.

Aynı zamanda bu yanlışın nasıl yaşandığını ortaya koymaktır.

Denetim mekanizmaları neden işlemedi?

Eksikler, yanlışlar neden zamanında fark edilmedi?

Bu soruların cevabı verilmelidir.

Çünkü şeffaflık ve hesap verebilirlik güveni zayıflatmaz.

Tam tersine güçlendirir.

Emanet yalnızca iyi niyetle korunmaz.

Sağlam bir ahlakla, güçlü bir sistemle ve etkin bir denetim anlayışıyla korunur.

Ama bütün bunları konuşurken başka bir yanlışa da düşmemeliyiz.

Birkaç kişinin hatası üzerinden kendimize fazilet devşirmeye çalışmamalıyız.

Temiz olmak övünülecek bir meziyet değil, zaten olması gerekendir.

Dürüst olmak da alkış bekleyen istisnai bir davranış değil, emanet taşıyan herkesin asgari sorumluluğudur.

Bize düşen, "Biz daha iyiyiz." demek değildir.

Bize düşen, emaneti daha iyi korumaktır.

Çünkü insanlar kurumların söylediklerine değil, emanetlerinin gerçekten korunacağına inanmak ister.

Hukuk elbette gerekeni yapacaktır.

Suç işleyen cezasını çekecektir.

Ama bizim görevimiz bununla sınırlı değildir.

Asıl görevimiz, insanların iyiliğe olan güvenini yeniden inşa etmektir.

Birkaç kişinin günahı yüzünden iyiliğin kendisini de mahkum etmeyelim.

Çünkü çalınan sadece para değildi.

Çalınan umuttu.

Çalınan merhametti.

Çalınan, insanların iyiliğe duyduğu güvendi.