Kimi öfkeyle konuşuyor.
Kimi ise acıları yarıştırarak.
Ben bugün bunların hiçbirini yapmak istemiyorum.
Ne bir acıyı diğerinin önüne koymak.
Ne de geçmişin yaralarını yeniden kanatmak.
Ortaokulu yatılı okuduğum yıllarda, yaz tatilleri geldiğinde köyümüze döner, koyunlarımızı otlatırdık.
Bizim köy, Sivas'a yakın köylerden biriydi.
O coğrafyanın insanını da bilirim, iklimini de.
O yaz köyümüze Yusuf isminde bir genç geldi.
Sivas'ın bir köyündendi.
Sessizdi.
Kendi hâlinde.
Köylüler, akli dengesinin tam yerinde olmadığını söylerdi.
Ama kimseye zararı yoktu.
Bir gün memleketine gitmek için ayrıldı.
Gidiş o gidiş.
Aylarca haber alamadık.
Yaklaşık üç ay sonra geri döndüğünde onu tanımakta zorlandık.
Yüzü çökmüştü.
Zayıflamıştı.
Sonra yaşadıklarını anlattı.
Madımak'ın yakıldığı gün şehir merkezindeymiş.
Kalabalığı görünce ne olduğunu anlamak için yaklaşmış.
Herkes kaçarken o kalabalığa doğru yürümüş.
Olayla hiçbir ilgisi olmadığı hâlde gözaltına alınmış.
Aylarca sorgulanmış.
İşkence gördüğünü anlatıyordu.
En sonunda akli dengesinin yerinde olmadığı anlaşılınca serbest bırakılmış.
Yusuf'un hikâyesi, o gün yaşanan hukuksuzlukların sadece küçük bir örneğiydi.
Bu satırları, Madımak'ta hayatını kaybeden insanların acısını gölgelemek için yazmıyorum.
Tam tersine.
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun." (Mâide, 8)
Müslüman'ın ölçüsü adalettir.
Adalet, sadece sevdiklerimize, bizden olana gösterdiğimiz bir erdem değildir.
Bizden olana tanınmış bir ayrıcalık da değildir.
Kendimiz gibi düşünmeyenin de hakkını teslim edebilmektir.
Benim, Madımak'ta hayatını kaybeden insanlarla fikir dünyam aynı değildi.
Hayata bakışımız da.
İnsanları diri diri yakmanın ne dini vardır.
Ne vicdanı.
Ne de insanlığı.
Madımak'ta yaşananlar apaçık bir zulümdür.
Kim tarafından yapılmış olursa olsun.
Hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun.
Hiçbir Müslüman bunu meşru göremez.
1990'lı yıllar, Türkiye'nin en karanlık dönemlerinden biriydi.
Faili meçhuller.
Provokasyonlar.
Kirli hesaplar.
Toplumu birbirine düşüren senaryolar.
Devletin içine sızmış yapılanmaların, vesayet odaklarının ve karanlık ilişkilerin en çok konuşulduğu yıllardı.
Madımak da böyle bir dönemin ortasında yaşandı.
Aradan geçen bunca zamana rağmen olayın bütün yönleriyle aydınlatıldığına toplumun tamamını ikna eden bir tablo ortaya çıkmadı.
Bu yüzden hakikatin bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılması, hem Madımak'ta hayatını kaybedenlere hem de bu milletin ortak vicdanına karşı bir borçtur.
Öte yandan, olayların ardından yürütülen soruşturma ve yargılamalar da uzun yıllar tartışıldı.
Yıllarca cezaevinde kalan, aileleri dağılan, hayatları altüst olan insanlar oldu.
Eğer tek bir masum bile işlemediği bir suçun bedelini ödediyse, bu da vicdan sahibi herkesin üzerinde durması gereken ağır bir vebaldir.
Sivas ise bölgenin en canlı şehirlerinden biriydi.
Kitap evleri vardı.
Sohbet halkaları kurulurdu.
Gençler ilim öğrenir, davet çalışmaları yapardı.
Madımak'tan sonra bu iklim büyük yara aldı.
İnsanlar konuşmaktan çekinir oldu.
Birçok kişi yaşadığı baskılar sebebiyle şehri terk etti.
Kitap evleri kapandı.
Sohbet halkaları dağıldı.
Bir şehrin manevi iklimi sessizce değiştirildi.
Madımak'ın acısı henüz yeniyken bu kez Başbağlar'dan kara haber geldi.
Bu defa masum insanlar katledildi.
Ocaklar söndü.
Analar ağladı.
Çocuklar yetim kaldı.
Başka bir acı daha bu milletin yüreğine kazındı.
Madımak'a benzin dökenle Başbağlar'da kurşun sıkan el aynıydı.
Her yıl bu acıyı bahane ederek İslam'a ve Müslümanlara "yobaz", "gerici" diyerek kin ve nefret yayanlar da, aynı ayrıştırıcı zihniyetin temsilcileridir.