28 Şubat…
Takvim yapraklarında sıradan bir gün gibi görünse de Türkiye’nin demokrasi serüveninde derin izler bırakan bir kırılma tarihidir. 28 Şubat 1997’de alınan kararlar ve sonrasında işletilen süreç, literatüre “post-modern darbe” olarak geçti. Tanklar sokakta değildi belki; ama kararlar, brifingler, fişlemeler ve vesayet mekanizmaları üzerinden siyaset dizayn edildi. Seçilmiş hükümet baskı altına alındı, milli irade dolaylı yöntemlerle kuşatıldı.

O günlerde “bin yıl sürecek” denilen bir müdahale iklimi oluşturulmuştu. Oysa tarih bize gösterdi ki millet iradesine rağmen hiçbir yapı kalıcı olamaz.

Sadece Bir Hükümet Değil, Bir Toplum Hedef Alındı

28 Şubat Süreci yalnızca bir siyasi partinin ya da bir hükümetin meselesi değildi. Bu süreç, toplumun geniş kesimlerini etkileyen sonuçlar doğurdu. İnanç özgürlüğü, eğitim hakkı, çalışma hayatı ve kamusal alanda var olma iradesi ciddi baskılarla karşılaştı.

Üniversite kapılarında kurulan bariyerler, başörtülü öğrencilerin salonlardan çıkarılması, dereceye giren gençlerin kürsüye alınmaması, kamu görevinden uzaklaştırmalar, “irtica” başlığı altında yapılan fişlemeler…
Yüksek Askerî Şûra kararlarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nden tasfiye edilen yaklaşık 1650 subay ve astsubay…
Yemin törenlerinde tel örgülerin ardında bekletilen anneler, sakalı nedeniyle “sakıncalı” sayılan babalar…

Bunlar birer anekdot değil; bir dönemin zihniyetinin somut tezahürleriydi.

Demokratik sistemlerde meşruiyetin tek kaynağı millettir. Seçilmiş iradeye karşı vesayetçi mekanizmaların devreye sokulması, hukuk devleti ilkesini zedeler; kurumsal güveni aşındırır. 28 Şubat, sivil-asker ilişkilerinde demokratik denge ve şeffaflığın ne kadar hayati olduğunu gösteren ibretlik bir örnektir.

Sürecin kudretli darbeci paşaları bunu “demokrasiye balans ayarı” olarak tanımladı. Oysa demokrasiye ayar verilmez; demokrasi, hukukla ve milletin iradesiyle işler. Devletin görevi toplumsal çeşitliliği baskılamak değil, güvence altına almaktır.

Bugünden geriye baktığımızda şu temel dersler hâlâ güncelliğini koruyor:

  • Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; hukuk güvencesi ve kurumsal denge rejimidir.
  • Temel hak ve özgürlükler dönemsel siyasi atmosferlere göre askıya alınamaz.
  • Vesayetçi zihniyet, hangi gerekçeyle ortaya çıkarsa çıksın demokratik meşruiyetle bağdaşmaz.
  • Geçmişle yüzleşmek rövanş değil, kurumsal olgunluk meselesidir.

Hesaplaşma ve Eksik Kalanlar

Aradan 29 yıl geçti. Sürecin bazı aktörleri yargı önünde hesap verdi. TSK’nın darbeci faillerinden 13’üne hesap sorulmuşsa da, TSK’yı öne sürerek darbeye teşvik eden o dönemde “5’li çete olarak anılan yapılardan medya, yargı, üniversite rektörleri, sendikalar, vb. kurumların başındakiler hiçbir ceza almamıştır.

“Bin yıl sürecek” denilen müdahale 20 yıl dolmadan tarihin raflarına kaldırıldı. Millet iradesi yeniden güç kazandı; demokratik siyasetin alanı genişledi.

Ancak şu soru hâlâ güncelliğini koruyor:
Mağduriyetler tamamen giderildi mi?

Bir kısmı giderildi. İade-i itibar süreçleri işletildi, bazı maddi hak kayıpları telafi edildi. Ancak, manevi mağduriyetler, bu ailelerin çocuklarının aksayan eğitimleri, emsalleri arasında gördükleri vebalı muamelesi, eşlerin yaşadığı ruhsal travmalarının telafisi zaten mümkün değil. Fakat hâlâ çözüm bekleyen dosyalar, hâlâ hakkaniyetli bir düzenleme (Askeri kimlik kartında rütbe düzeltme, görevden alınarak çalışamadığı yıllara ait tazminatlar, vb.) talep eden insanlar var. Darbeleri önlemenin yolu yalnızca darbecileri cezalandırmaktan geçmez; mağduriyetleri adil biçimde tespit edip gidermekten de geçer.

Türkiye Cumhuriyeti, geçmişte yaşanan olağanüstü dönemlerin mağduriyetlerini gidermek konusunda emsal teşkil eden adımlar atmış bir devlettir. 1960 darbesinin üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, 2020 yılında yapılan yasal düzenlemelerle vefat etmiş mağdurların mirasçılarına dahi hak iadesi sağlanmış; “geç kalınmış adalet” anlayışı yerine “gecikmiş de olsa tecelli eden adalet” ilkesi benimsenmiştir. Bu yaklaşım, hukuk devletinin zaman aşımına uğramayan vicdani sorumluluğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Benzer şekilde, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında kamu görevinden uzaklaştırılan yüz binlerce personel için 2018 yılında kurulan inceleme komisyonları aracılığıyla kapsamlı bir değerlendirme süreci yürütülmüş; yapılan itiraz ve başvurular sonucunda herhangi bir suça karışmadığı tespit edilen yaklaşık 20 bin kişi görevlerine iade edilmiştir. Bu süreç, güvenlik hassasiyeti ile bireysel hakların korunması arasında denge kurma iradesinin somut bir örneği olmuştur.

Bu iki örnek birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: Devlet, olağanüstü dönemlerin doğurduğu tasarrufları dahi yeniden gözden geçirebilecek kurumsal olgunluğa sahiptir. O halde, 28 Şubat sürecinde idari kararlarla meslekten çıkarılan veya o dönemde YAŞ kararlarına itiraz hakkının gasp edilerek, yargı denetimi dışında bırakılması nedeniyle hukuksal yönden hak kaybına uğrayan kişiler için de benzer bir başvuru ve inceleme mekanizmasının oluşturulması hukuk devleti ilkesinin doğal bir gereği değil midir?

Mesele bir ayrıcalık talebi değil; eşit muamele ve hakkaniyet talebidir. Devlete karşı silahlı bir kalkışmaya karışmamış, anayasal düzeni hedef almamış, yalnızca dönemin idari ve siyasi atmosferi içinde tasarruflara maruz kalmış bireylerin başvurularını değerlendirecek bağımsız ve şeffaf bir komisyon kurulması hem toplumsal vicdanı rahatlatacak hem de “devlet herkes için adildir” ilkesini güçlendirecektir.

Aksi durumda, benzer hukuki statüdeki farklı dönem mağdurlarına farklı usuller uygulanması, objektiflik algısını zedeleyebilir. Oysa güçlü bir hukuk devleti; güvenlik kaygılarını gözetirken dahi bireysel adalet arayışına kapı aralamayı başarabilen devlettir. 28 Şubat mağduriyetleri konusunda atılacak kurumsal bir adım, geçmişle hesaplaşmadan ziyade, eşitlik ve hakkaniyet temelinde demokratik standartların tahkim edilmesi anlamına gelecektir.

İçi boş demeçler değil, somut adımlar bekleyen mağdur bir kesim mevcut. Bu beklenti, bir siyasi talep değil; adalet talebidir.

Türkiye Yüzyılı ve Demokrasi Bilinci

Bugün Türkiye yeni bir vizyon ve iddia ortaya koyuyor. Güçlü devlet, güçlü ekonomi, güçlü diplomasi hedeflerinden söz ediyor. Ancak güçlü demokrasinin temeli; hesap verebilir kurumlar, bağımsız yargı, özgür medya ve bilinçli bir sivil toplumdur.

Toplumsal hafızayı diri tutmak rövanşçılık değildir. Aksine, benzer müdahalelerin tekrarını önlemenin en sağlam teminatıdır. Çünkü hesap sorulmayan her müdahale, bir sonraki için cesaret üretir.

28 Şubat’ın yıldönümünde yapılması gereken; öfkeyi diri tutmak değil, demokrasiyi kurumsallaştırmaktır. Milli iradeye yönelik her türlü müdahaleyi ilkesel olarak reddetmek, hangi kesime yönelirse yönelsin hak ve özgürlükleri savunmaktır.

Türkiye’nin geleceği vesayet tartışmalarında değil; hukuk devleti, halk kesimleri arasında eşitlik, çoğulculuk ve adalet zemininde yükselecektir.

Ve unutulmamalıdır:
Demokrasi, ancak hatırlayan toplumlarda kalıcıdır.