“Ağa da ağaymış ha!” Kimi zaman bir heybetin gölgesine sığınanların kofluğunu ifşa etmek için, kimi zaman da babadan kalma mirası har vurup harman savuranların sığlığını özetlemek için söylenir bu. Ne var ki hayat, kartvizitlerde yazan debdebeli sıfatları değil, insanın hâlini ve özünü tartar; tahtından indirip marabanın karşısında dilsiz bırakır.
Mustafa Kutlu’nun muazzam taşra panoramasından süzülen Mavi Kuş romanında karşımıza çıkan Beşir Ağa karakterinde günümüz insanının modernleşme sancılarını, gelenekle kurduğu çelişkili bağı ve unvanların içini boşaltan o acımasız zaman çarkını bütün çıplaklığıyla görürüz. Romanın kahramanı kaptan Deli Kenan ile kuyumcu Nazım arasında yaşanan o gerilimli sahnede, kaptanın kuyumcuyu sindirişine ve otobüs içindeki nahoş tavrına karşı adeta sessiz bir mutabakat hâkimdir. Peki, bu zorbalık karşısında kimler vardır?
Birincisi, devletin aslî kolluk kuvveti olan iki jandarma… Görevleri icabı mahkûmla meşgul oldukları ve olayın büyümesini engellemedikleri söylenebilir. Ya otobüsün içinde kâhyasıyla seyahat eden Beşir Ağa’ya ne demeli? Yazarın önceki bölümlerde heybetiyle, geçmişiyle öve övüle bitiremediği o ağa, bu sahnede adeta suspus olmuş, derin bir çaresizliğe bürünmüştür.
Mustafa Kutlu, bazen ağayı doğunun köklü aşiret ağası olarak sezdirir, bazen de sıradan bir köylü kılığında tasvir eder. Biliriz ki "deli" ne kadar deli olursa olsun, karşısındakinin elindeki sopayı gördüğünde aklı başına gelir, bir hudut çizer. Fakat yazar, burada ağanın eline o kudretli sopayı vermek yerine, tarladan derilmiş bir demet yabancı çiçeği tutuşturmuştur adeta. Kuyumcu Nazım, kaptanla olan mücadelesinde ne ağadan ne de jandarmadan en küçük bir destek görebilir. Çaresizce oturur ve kaptanla muavinin uzattığı ikramları kabul etmek zorunda kalır. O ikram bile Mavi Kuş otobüsünün o döküntü, nasırlı halini tasvir eder gibidir: Ya bir salatalık ya da bir domates...
Romanın ilerleyen sayfalarında net bir şekilde görülecektir ki, Beşir Ağa "ağa" olmaktan çok, babadan kalma mirası har vurup harman savuran bir figürdür. Nitekim otobüsteki turist kadına kur yaparken çıkardığı tütün tabakası için "Buyurun, Malatya’nın halis sarı kızı" derken, yazar onun saf ve sığ dünyasını da gözler önüne serer. Ağanın dilinden düşmeyen o tütün tabakasının hikâyesi, babası Halis Efe’ye uzanır. Vaktiyle katırlarla yük taşımacılığı yapan Halis Efe; padişah zamanında Giresun’a gider, oradan mal yükleyip Diyarbekir’e, oradan Tebriz’e kadar uzanır, sonra geri dönermiş.
Aslında bu anlatılan katırcılıktan ziyade sarp coğrafyaların kervan ticaretidir. Develer düzlüklerde ve çöllerde ne kadar mahirlerse, sarp dağ yollarında ve dik patikalarda o kadar acizdirler. At ve eşek melezlemesi olan katırlar ise hem inanılmaz dayanıklılıkları hem de dağ patikalarındaki dengeleriyle kervanların vazgeçilmeziydi. İşte Halis Efe, Giresun ile Erzincan arasında deveyle aşılamayan yollarda bu katırlarla bir ticaret medeniyeti kurmuştu.
Peki, Halis Efe’den Beşir Ağa’ya ne kalmıştır? Mustafa Kutlu’ya bakılırsa, Beşir Ağa olsa olsa "Şam babasından bozma bir Şam Ağası"dır. Yazar bu ezik ve silik ağa karakterini bilinçli olarak çizer. Çünkü Deli Kenan’ın o pervasız ve sert bakışı karşısında dayanacak ne feri ne de iradesi vardır. Yoksa ağalığıyla, karizmasıyla şöyle bir dikilip Deli Kenan’a mukabil bir bakış atsaydı, Deli Kenan’ın o kabadayılığının dizlerinin bağı çözülürdü.
Hikâyenin sonunda yazar, ağaya o acı gerçeği hatırlatır: Mademki bu yolcularla, otobüste yolcu yerine âdeta koyun taşınan bu döküntü araçla seyahat etmek istemiyorsun, o hâlde kendine bir otomobil al! Babadan kalma serveti İstanbul’da askerde yiyip bitiren, bekârlık günlerinde hovardalıkla tüketen Beşir Ağa’nın son hâli tabloluktur: İkide bir kasketli, kapaklı, mineli saatine bakar; her bakışında "Geç kaldık" diye söylenir. Kahyasının saatine göz atar; onunkisi beş dakika geridedir. Seçim dönemi yaklaşmaktadır; tren istasyonunda siyasileri karşılayacak, köyüne artezyenle su kuyusu vurduracaktır. Guya susuz tarlalar suya kavuşacak, ürünler beşe ona katlanacaktır.
Oysa Mustafa Kutlu, daha önce Beyhude Ömrüm romanında, çorak topraklarda inatla su arayan ve en sonunda "Islak Kaya"yı delerek o can damarını çıkaran Gülpaşa Çavuş’un oğlu Yadigâr’ı anlatmıştı. Kayayı delip suyu çıkaran Yadigâr’dan, bugün köyüne su kuyusu açtırmak için siyasilerin kapısında el pençe duran, su dilenen Beşir Ağa’ya geldik. Klasik zamanların o çelik iradeli, kendi göbeğini kendi kesen derviş-köylü ruhundan, modern zamanların imdat bekleyen silik ağalarına doğru zor bir yolculuk...
Ve bu ağayla bu yolda yürümek hakikaten çok zor!