Mustafa Kutlu’nun Beyhude Ömrüm adlı uzun hikâyesini okurken yazarın, hikâyesinde geçen mekânlar üzerine derin bir düşünceye daldığını fark ediyor insan. Bir yandan tarihçi, bir yandan da mimar hassasiyetiyle mekânlar hakkında yorumlarda bulunmuş. Hikâyedeki ana mekân; kurak ve suyu olmayan küçük bir Anadolu köyü ile köyün kenarındaki kasaba yolunun kıyısında yer alan çukur bir tarladır.
Hikâyenin sekizinci ve dokuzuncu sayfalarında olayı durdurup şu kesit-yorumu yapar yazar:
“Ahlatın gölgesinde bir yandan tütün sararken bir yandan da köyün evlerine bakıyorum. Yahu bu köyü buraya kim kurmuş acaba? Dağın başına yani, köy kurulur bir yer değil. Sâde havası, bir de Akpınar'ın suyu. Eskiler Mahmut Bey'in mezrası diyorlar. Kimmiş Mahmut Bey bilen yok. Aşağıda dere boyunda çiftlikleri varmış; yazın serin diye bizim köye çıkarmış. Demek ondan kaldı bu işler. Sülalesi, marabası, derken çoğaldı millet, meşeyi söküp tarla açtı, yamaçların taşını ayıklayıp sürdü, yavan ekmek bulgur aşı ile geçinip geldi.
Yoksa güneşte parlayan şu konak misali evler nasıl yapılırdı yani. Tâ nerelerden kereste getirtilip Ermeni ustalara nasıl yaptırılırdı… Demek bir yer mamur olacaksa bir bey eli değmek gerek.
Eh kimse dünyaya kazık çakacak değil. Mahmut Bey'in de saltanatı dağılmış, kendi gitmiş adı kalmış. Bir de bu dağ başında bu güzel evler. Yeni bina yapacak olanlar hep ona özenmiş; kesesine göre benzerini, ufağını, ama güzelini yapmak istemiş.”
Mustafa Kutlu’nun bu hikâyesindeki mekânı şahsiyetten koparmayan yaklaşımı, insanda şehre ve diğer mekânlara dair bir gönderme yapma isteği uyandırıyor. Bugün şehirleri inşa eden medeniyet telakkisinin, tıpkı o köyü inşa eden medeniyet telakkisiyle aynı olduğunu söyleyebiliriz. Mustafa Kutlu, köyünün adı hakkında köylülerin sözüne itibar eder. Köylüler buraya “Mahmut Bey’in Mezrası” diyorlarmış. Bu Mahmut Bey nasıl bir insandır ki dirayeti ve yönetimiyle yıllara, hatta asırlara meydan okuyabilen evler inşa ettirebilmiştir bu köyde?
Bugün şehirlerdeki bazı semt isimleri eskiden birer köydü. Bakırköy, Kadıköy ve Karaköy; köyden şehre dönüşümün en bilinen örnekleridir. Şehrin yakınındaki bütün köylerin serencamı ve kaderi maalesef böyledir... Peki, köydeki marka değeri taşıyan unsurları belli bir mekânda korumak gerekmez mi? Köyün sembolik değeri, geçmiş hayat hikâyeleri ve menkıbeleri şehir hayatına katkıda bulunmaz mı?
Bugün mukimi olduğum Karaköprü ilçesi, eskiden bir köy iken 1992 yılında belde statüsü kazanır. Daha sonra Urfa’nın büyükşehir olmasıyla merkez ilçe hâline gelir. Bir zamanlar merkeze uzaklığından dolayı kimsenin gitmek istemediği bu belde; bugün dört yüz bini aşkın nüfusu, konforlu evleri, siteleri ve villalarıyla Urfa’nın, hatta Türkiye’nin en gözde ilçelerinden biri olmuştur. İlçenin merhum belediye başkanı Ahmet Güzel, bir zamanlar beldenin girişine “Bir gün herkes Karaköprülü olacaktır” diye bir tabela astığında buna ilk başlarda kimse inanmamıştı.
Bu detayın ötesinde şuna kanaat getirmek istiyorum: Şehirde değerler; biçimlerle ve şekillerle var olur. Karaköprü’de Ali Baba Camisi vardır. Bu camiye adını veren Ali Baba, Şazeliyye tarikatı şeyhlerindendir. 13. asırda Kuzey Afrika'da ortaya çıkan ve Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî tarafından kurulan köklü bir İslam tasavvuf mektebinin mensubu olan bu zatın, bir rivayete göre Tunus’tan Karaköprü köyüne geldiği söylenir. Bazı kaynaklarda Osmanlı padişahlarından IV. Murad’ın Bağdat seferi sırasında bu zatı ziyaret ettiği ve köyü ona vakfettiği zikredilir. Yine aynı kaynaklar, Ali Baba’ya ait bir tekke ve zaviyenin bugün Ali Baba Camisi’nin bulunduğu yerde yer aldığını, fakat bu eğitim kurumlarının zamanla yıkılıp yok olduğunu aktarır.
Benim kanaatime göre bu köy, zamanında köylülerce “Ali Baba Köyü” olarak anılmaktaydı. Çünkü köprünün kara taştan ya da kara tahtadan yapılmış olması bir beldeye veya yapıya tek başına derin bir anlam katmaz; asıl anlamı mekâna şahsiyetlerin ismi olması kazandırır. İşin ilginç yanı, bazı aktarımlara göre Ali Baba 17. asırda İstanbul’a göç etmiş ve Erenköy’e yerleştikten sonra burada bir tekke açmıştır. Burada da adı “Karaköprülü Ali Baba” değil, “Erenköylü Ali Baba” olmuştur. Ne diyelim; bazen insan mekâna, bazen de mekân insana isim olurmuş...