İnsan bazen hakikati, hiç ummadığı bir yerde bulur.
Kimi zaman yıllarca kitap okuyan bir âlimin sözünde, kimi zaman bir mazlumun sessizliğinde, kimi zaman da toplumun gözünden düşmüş, herkesin küçümsediği bir insanın ağzından çıkan tek bir cümlede…
Rivayete göre Ahmed b. Hanbel’in sürekli dua ettiği bir sarhoş vardır. Sebebi sorulduğunda Ahmed b. Hanbel şöyle anlatır:
Ahmed b. Hanbel zindandayken kırbaç cezası için götürüldüğü sırada, yerde yatan bir sarhoş ayağından tutar ve ona şöyle seslenir:
“Ey imam! Ben bu şehrin en ayyaşıyım. İçki uğruna tam 18 bin kırbaç yedim. İnat ettim, yine de davamdan dönmedim. Sen ise Müslümanların imamısın. Sakın ha, kırbaç yediğinde hak olan davandan vazgeçme.”
Bu söz, bir sarhoşun ağzından çıkmış olabilir.
Ama sözün ağırlığına bakın…
Ahmed b. Hanbel’in şu sözü ise insanı daha da düşündürüyor:
“Nice âlimler davamdan dönmem için bana nasihat ederken, bu sarhoş bana davayı öğretti.”
İşte insanı durup düşündüren nokta tam da burasıdır.
Biz insanları çoğu zaman görüntülerine göre yargılıyoruz.
Birinin geçmişine bakıp hüküm veriyoruz. Birinin günahına bakıp onu tamamen silip atıyoruz. Bir insanın bugününe bakıp yarınını da aynı sanıyoruz.
Oysa insanın hikâyesi sadece yaptığı hatalardan ibaret değildir.
Belki bugün günah işleyen bir insanın kalbinde yarın büyük bir dönüşüm başlayacaktır.
Belki toplumun “adam olmaz” dediği bir insan, bir gün başkasının ayağa kalkmasına vesile olacaktır.
Belki Allah katında bizim küçümsediğimiz bir kulun samimiyeti, bizim çokça yaptığımız amellerden daha kıymetlidir.
Çünkü kalpleri bilen yalnızca Allah’tır.
Öyleyse kimseyi günahıyla mühürlemeyelim.
Bir insanın bugün düştüğü yere bakıp, “Bu insan artık asla ayağa kalkamaz” demeyelim.
Bu hikâyenin bir başka büyük dersi daha var:
Hak bildiğiniz bir davanız varsa, onun bedelini ödemeye hazır mısınız?
Sarhoş, kendi hayatındaki mücadeleden yola çıkarak Ahmed b. Hanbel’e adeta şunu söylüyor:
“Ben batıl uğruna bile dayandım. Sen hak bildiğin davadan neden vazgeçesin?”
Bu cümle, aslında hepimize tutulmuş bir aynadır.
Biz gerçekten inandığımız şeylerin arkasında durabiliyor muyuz?
Menfaatimize dokunduğunda ilkelerimizden vazgeçiyor muyuz?
Baskı gördüğümüzde susuyor muyuz?
Yalnız kalınca davamızı terk ediyor muyuz?
Bir makam, bir koltuk, bir para veya bir korku karşısında doğrularımızı değiştirebiliyor muyuz?
İşte imtihan tam burada başlıyor.
Doğruyu söylemek kolaydır. Asıl zor olan, doğruyu savunmanın bedeli ortaya çıktığında da doğru kalabilmektir.
Fakat burada önemli bir dengeyi de unutmamak gerekir:
Her inat, sebat değildir.
Her ısrar, hak üzere olmak değildir.
İnsan kendi fikrini “dava” ilan edip yanlışında direnmemelidir.
Dava hak ise sebat erdemdir; dava batıl ise ısrar sadece hatayı büyütür.
Bu yüzden bu hikâyeyi yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak görmemeliyiz.
Bugün de bize çok güçlü bir mesaj veriyor:
Kimseyi küçümseme.
Bir gün hiç beklemediğin bir insan sana hayatının en büyük dersini verebilir.
Kimseyi yalnızca günahıyla tanımlama.
Çünkü bugün hata yapan insan, yarın tövbe eden insan olabilir.
Bugün toplumun dışına ittiğimiz bir insan, yarın bir başkasının elinden tutabilir.
Ve belki de en önemlisi:
Hak bildiğin bir davan varsa, onun bedelini ödemeye hazır ol.
Çünkü tarih, sadece haklı olanları değil, haklı olduğu halde bedel ödemekten korkmayanları hatırlar.
Bazen bir âlimin sözü düşündürür.
Bazen bir mazlumun sessizliği insanı sarsar.
Bazen de toplumun hor gördüğü bir insanın tek bir cümlesi, insanın yüreğine dokunur.
Çünkü hikmetin nereden geleceğini biz değil, Allah bilir.
İnsanları küçümsemeyin. Hak bildiğiniz yoldan da menfaat uğruna dönmeyin. Çünkü bazen en büyük ders, hiç ummadığınız insandan gelir.