Metroda yanıma bir amca oturdu.
Pantolonu siyahtı. Bir yerinde, yine siyah bir iplikle yapılmış küçük bir dikiş vardı. Öyle özenliydi ki, dikkat etmeseniz fark etmeyebilirdiniz. Pantolonun kumaşı eskimişti ama o dikiş aceleyle atılmış bir yama gibi durmuyordu. Bir şeyin ömrünü biraz daha uzatmak için gösterilmiş sessiz bir gayret vardı orada.
Ayakkabıları da yağmur suyunu içeri alıp almamak konusunda pek kararlı görünmüyordu. İstanbul'un yağmuru, ayakkabının eskiliğini hemen ele veriyordu.
Amcanın kendisinde ise hiçbir tereddüt yoktu.
Göğsü dikti. Bacak bacak üstüne atmış, vagonun kalabalığı içinde sakince oturuyordu. Etrafına kendisini göstermek için bakmıyordu. Üzerindekileri gizleme telaşı da yoktu.
Üsküdar'a kadar yan yana gittik.
O, muhtemelen kendi yolculuğundaydı. Ben ise bir süre sonra başka bir yolculuğa çıktığımı fark ettim.
İnsanın neye sahip olduğu ile kendisini nasıl taşıdığı arasındaki mesafeye.
Üsküdar'a yaklaşırken zihnimden tuhaf bir karşılaştırma geçti:
Yirmi milyar doları olan mı zengindir, bu amca mı?
Cevabım hızlı geldi.
Bu amca.
Sonra kendi cevabımdan da şüphe ettim. Çünkü bir insanın hayatını birkaç dakikalık bir metro yolculuğundan bilemeyiz. Pantolonundaki dikiş onun ekonomik durumunu anlatmaya yetmez. Ayakkabısının eskiliği, hayatının tamamı hakkında bir hüküm kurmamıza izin vermez.
Belki yalnızca benim gördüğüm kadarıyla bir adamdı.
Fakat gördüğüm kadarı bile bana yetti.
Çünkü o gün mesele pantolon değildi.
Mesele, bir insanın sahip olduklarıyla kendisine verdiği değer arasındaki bağdı.
Biz eşyaların fiyatlarını biliyoruz. Markalarını biliyoruz. Yeni çıkanını takip ediyoruz. Bir şeyin ne kadar tuttuğunu, ne kadar ettiğini, ne kadar değer kazandığını konuşuyoruz. İnsanların da aynı cetvelle ölçülebileceğine dair tuhaf bir alışkanlık geliştirdik.
Bir saatin fiyatı biliniyor.
Bir otomobilin fiyatı biliniyor.
Bir evin metrekaresi biliniyor.
Bir insanın değeri ise çoğu zaman üzerinde taşıdığı şeylerden okunmaya çalışılıyor.
Metroda gördüğüm amca bu hesabın dışında duruyordu.
Pantolonundaki dikiş görünüyordu.
Duruşu da.
Bir an kendime şunu sordum: Acaba onun üzerindeki eskiliği ben mi büyütüyordum? Başkasının hayatına bakarken kendi ölçülerimizi ne kadar kolay gerçek sanıyoruz?
Bu soru önemliydi.
Çünkü yoksulluk ile erdem aynı şey değil. İmkânsızlık, insanı kendiliğinden yüceltmiyor. Bir insanın az şeye sahip olması başlı başına bir meziyet değil.
Fakat zor şartların içinde insanın kendisine biçtiği değeri koruması başka bir mesele.
İşte o dikiş burada anlam kazandı.
Pantolonun ömrü uzatılmıştı.
Belki cebin hesabıyla.
Belki alışkanlıkla.
Belki sadece işe yaradığı için.
Bilmiyorum.
Bildiğim, o küçük dikişin bana bir şey hatırlattığı.
Her şeyi eskidiği için terk etmek zorunda olmadığımızı.
Her değerin fiyat etiketine sığmadığını.
Her yeni olanın daha kıymetli olmadığını.
Ve insanın kendisini göstermekle kendisini taşımak arasında büyük bir fark bulunduğunu.
Metro ilerliyordu.
Camın dışındaki İstanbul akıp gidiyor, içeride insanlar kendi düşüncelerine gömülüyordu. Birinin elinde poşet, birinin dizinde çanta, bir başkasının kulağında müzik... Herkes aynı vagonun içinde, başka hayatların içinden geçiyordu.
O sırada şunu düşündüm:
Belki şehirlerin gerçek zenginliği, vitrinlerinde değil; kimsenin dikkat etmediği insanlarında saklıdır.
Bir istasyonda inen yaşlı bir adam.
Yağmurdan ıslanmış bir ayakkabı.
Siyah pantolona atılmış siyah bir dikiş.
Bunlar haber olmaz.
Bunlar manşetlere çıkmaz.
Bir servet tablosunda görünmez.
Fakat insanın hayata nasıl tutunduğunu kimi zaman büyük rakamlardan daha iyi anlatırlar.
Bugün bize zenginliğin ne olduğunu anlatan çok fazla şey var. Banka hesapları, şirket değerleri, mülkler, arabalar, saatler, markalar... Hepsi kendi yerinde bir anlam taşıyor.
Fakat insanın bütün bunlardan geriye ne bıraktığı başka bir mesele.
Çünkü insan, sahip olduğu şeylerin toplamından daha fazlasıdır.
Bir pantolonun üzerinde küçük bir dikiş vardır.
Bir ayakkabı yağmur suyunu içeri alır.
Bir adam yine de göğsünü dik tutar.
Üsküdar'da amca indi.
Kalabalığın içinde birkaç adım attı ve gözden kayboldu.
Ben metroda kaldım.
Aklımda ise o siyah iplik kaldı.
Bazı insanlar ceplerinde az şey taşıyor olabilir.
Fakat kendilerini yere bırakmıyorlar.
Bazı servetler gerçekten görünmez.