Her hafta aynı saatte, aynı sokaktaki berbere giriyor. Sıradan bir müşteri. Ortalama fiyatın altında tıraş yaptırıyor; çıkışta başı sanki ilkokul aşkıyla buluşacakmış gibi dik. Ne için? Sadece nizamı bozmaması için.
Kendine verdiği söz, başka kimsenin bilmediği sessiz bir antlaşma. Ne alkış bekliyor, ne de tanınma. Sadece her hafta o kapıdan giriyor; her hafta aynı adam olarak çıkıyor.
Bu geceyi o çerçeveden izledim.
Santiago Bernabéu'nun devasa gölgesi altında iki güç karşılaştı. Bir yanda köklü bir çınar gibi duran ev sahibi; diğer yanda vaktini ve darasını iyi hesaplamış, hataya yer bırakmayan soğukkanlı rakip. Tribünler doluydu, ışıklar körüklüyordu, kameralar her şeyi kaydediyordu.
Sahada Arda vardı; beton bahçede kök salmaya çalışan bir zeytin dalı gibi her pası uzatıyordu. 35. dakikada o dalı kaleye ulaştırmak istediler; Neuer sanki topu değil, o andaki tüm umudu avuçlarının içine hapsetti.
Kalabalık inledi, sonra sustu. Sonra yeniden gürültüye döndü; çünkü gürültünün başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Ardından Diaz, ardından 46. dakikada Kane. 0-2. Tabelalar yandı, milyonlarca ekran o rakamları kaydetti.
Tribünlerdeki gürültü her golde büyüdü, katlandı, ama hakikatin sesini bastırmaya yetmedi. Çünkü hakikat zaten sessizdir; onu bastırmak için gürültüye gerek yoktur. Zaten ortalıkta değildir.
Eskilerin dediği gibi: Lâf-ı Güzâf. Boş laf. Gül suyu. Bugün futbolun etrafına örülen yorumcu ordusu, o bitmek bilmeyen analiz yığınları; güzel kokar, bir anlığına ferahlatır. Ama sahadaki o derin anlam kaybına, oyunun ruhundaki çürümeye asla merhem olmaz.
Maç biter, gül suyu uçar; geriye sadece sûretten ibaret bir 90 dakika kalır. Ve ertesi sabah herkes yeni bir maça, yeni bir analize, yeni bir gürültüye hazırdır. Terazide tartılmamış, zihinde iz bırakmamış, sadece tüketilmiş bir gece daha.
Sonra durdum.
Çünkü fark ettim: Bu cümleleri kurarken ben de bir şeyler üretiyordum. Kelimeler diziyordum, imgeler örüyordum. Peki bunların ağırlığı neydi? O berberin her hafta kapıdan girişinin, o sessiz nizamın yanında bu satırlar ne kadarlık bir yer tutuyordu?
Kendime dürüst olmak zorundaydım: Bütün bu anlam arayışı, bu teraziler, bu "sûretperestlik çağı" eleştirisi... Bir noktada bunlar da boş laf olmuyor mu? Geceyi izlerken içimde bir ses vardı: "Bana ne? Ben bu maçı sadece izliyorum. Çeyrek final heyecanı yaşıyorum, geçiyorum."
O ses yanlış değildi. Belki de en dürüst cevaptı.
İşte tam bu yüzden o berber dükkânına dönüyorum. Adam felsefeyle tıraş olmaya gitmiyor. Büyük sorular sormuyor, anlam peşinde koşmuyor. Sadece nizamını koruyor. Söz verdiği gibi, düzenli, sessiz. Ve çıkışta başı dik. Bu kadar basit, bu kadar ağır.
Biz ise cümleler kuruyoruz. Teraziler kuruyoruz. Bazen o terazilerin altında ezilip ezilmediğimizi bile fark etmiyoruz. Belki anlam, büyük gürültüde değil, o küçük kararlılıkta saklı.
Ya da belki değil. Belki sadece tıraş oldu, geçti.
Işıklar söndü. Skor 1-2. Ben de o berberin kapısını usulca kapatır gibi bu geceyi kapatıyorum. İçimdeki o iç sesi susturarak değil; ona da yer açarak.