Son zamanlarda büyük “hayal kırıklıkları” yaşıyoruz.
Çok itibar edilen insanların fon vurgunlarına karıştıklarını, akla ziyan servetlere ulaşmak için insanlıklarını ayaklar altına aldıklarını gördükçe, “Allah Allah, bu ne hırsmış arkadaş!” diyoruz.
Peki…
Bu kadar hırs neden?
Ne eksik geliyor?
İki günlük dünyada niçin bu kadar rezil işlere bulaşıyorlar?
İnsanoğlunun gözünün doymazlığına Kuran-ı Kerim’de işaret ediyor Yüce Rabbim.
Kaç vadi dolusu altının olursa olsun, bir vadi daha istersin nefsine “Dur!” diyemezsen.
Peki, nefsi nasıl dizginlemeli?
Teklif ne kadar cazip görünürse görünsün, nasıl edip de el tersi ile itmeli!
Ben bunun cevabını buldum galiba.
Kişinin kendisinden emin olması, “Her ne olursa olsun yamulmam!” demesi çok tehlikelidir, bunu biliyorum.
Şeytanın milyar türlü oyunu var, bunu da bilmemem mümkün mü?
Böyle ama ben yine de bir şeyleri “epeyce” yoluna koyabildiğime inanıyorum.
Bu nasıl oldu?
“Nefsin arzularına” fren koyabilmem hangi vesilelerle nasip edildi?
Başıma gelenler, ilk bakışta çok kötüymüş gibi gelenler o kadar büyük nimetler oldu ki…
Kimi sevdiysem, çok ağır hastalıklara yakalandı.
Hayatımın çeşitli dönemlerinde “kanser” hastalarım oldu.
Onlara refakat için hastanelerde kaldım.
Onkoloji (kanser) servisleri ikinci adresim oldu.
Oralarda tanıdığım birçok insanın ne acılar çektiklerini ve sağlıklı günlerini nasıl özlediklerini gördüm.
Düne kadar eşlerine, dostlarına zulmettiklerini itiraf edenler oldu.
Para, pul peşinde koşmaktan sevdiklerini ihmal ettiklerini söyleyenler oldu.
Çok iyi davrandıkları, ellerini üzerlerinden eksik etmedikleri eşlerinin, çocuklarının kendilerini terk etmelerinden, o halde yalnız bırakmalarından şikâyetçi olanları tanıdım.
Kullardan vefa beklemenin ne kadar boş beklenti olduğunu gösteren nice misalle karşılaştım.
Hastaneler ruhuma ilaç oldu.
Sonra genç yaşımdan itibaren çok sarsıcı ölümlerle karşılaştım.
Geç bulduklarımı çabuk kaybettim.
Hastanelerden sonra mezarlıklar da mekânım oldu.
Oralardaki taşların üzerinde kişilerin dünya hayatındaki unvanları yazıyordu.
Birisi orkestra şefi imiş sağlığında, diğeri daire başkanı, bir diğeri yüksek bilmem ne üyesi…
Unvanları güçlü olanların mezarları biraz daha şıktı.
Mezarlıklarda, mevki makam böbürlenmelerine acı acı güldüm.
Ölümler genellikle kış aylarının en soğuk günlerinde geldi.
Merhum ve merhumelerin definleri sırasında çok üşüdüm.
Ellerim öylesine dondu ki…
Oralardan çıkıp bir an evvel sıcak bir yere geçmeyi çok arzuladım.
İnsanoğlunun ne kadar zayıf varlık olduğunu düşündüm.
İnsanların çok itibar ettiklerinden bazılarını yakından tanıdım.
Herkesin peşlerinde koştuğu “mühim” etiketli zatların ne kadar mutsuz olduklarını gördüm.
Para ve şöhret arttıkça dert de artıyordu.
Bunları Allah’ın rızasına ulaşmak için kullanmayanların kullar tarafından nasıl kullanıldıklarını ve işleri bitince de nasıl terk edildiklerini gördüm.
Hastaneler, mezarlıklar…
Kocaman kocaman kurumlar…
O kurumlardaki karşılarında düğme iliklenen kocaman kocaman zatlar!
Bunlar üzerinde çok düşündüm.
Bir vakitler ekranlara çıkmayı, tartıştığım kişileri “mat” etmeyi çok seviyordum.
Nefsimi okşuyordu bunlar.
Zamanla, beni davet eden kanallardan “omurgasız” bulduklarımı reddettim.
Hâlâ da ediyorum.
Para tekliflerini de ellerimin tersiyle itiyorum!
*
Çok para kazanmak, insanların önem verdiği mevkilere gelmek gibi bir derdim kalmadı gibi.
Böyle olunca aklına, kalbine yatmayanlara “hayır” diyebiliyor insan.
“Hayır” diyebildiği kadar da huzurlu oluyor!