Batı modernitesi ile karşılaşmaların İslam dünyasında farklı yansımaları ve karşılıkları olmuştur. Burada Batı modernitesini merkeze alarak konuşmamız hem hala etkilerinin devam ediyor oluşu hem de çok yönlü tartışmaları içinde barındırıyor olmasından kaynaklanmaktadır.

Bu minvalde Batı modernitesi sözkonusu olunca nerede durduğumu belirtmeliyim. Öncelikle Batı modernitesi karşısında paradigmal olarak eleştirel bir noktada bulunmaktayım. Zira en başta Tanrı, insan ve evren perspektifi açısından problemli olduğunu, bir dünya görüşü içerdiğini düşünmekteyim. Fakat bu tavır, modernite karşısında önyargılı ve takıntılı bir karşıt duruşu ifade etmekten uzaktır.

Batı modernitesinin insan merkezlilik olarak insanın kendi türünün yapabileceklerini ortaya koyabilmesi açısından zirveyi temsil ettiğini düşünüyorum. Fakat beraberinde insanı ontolojik, epistemolojik ve değersel krizlerin eşiğine getirip bıraktığı kanaatindeyim. Tam da bu sebeple postmodern durumun insanı yeni bir travmatik aşamaya getirdiğini görüyorum; nihayetinde Tanrı’yı öldürünce insanlık da can çekişmeye başlamıştır. Ancak insanlar modernitenin bu yapabildiklerine bakarak ona teslim olmayı seçmektedirler.

Osmanlı müslümanların egemenliğini sürdürürken, birden Batı modernitesi ile karşılaşmaya başlamıştır. Bu karşılaşmalar sonucu oluşan ilk tepkilerden birisi “Lale Devri”dir. Bu tepkiyi “bir toplum kendisinden daha iyi olanla karşılaşınca, onu taklit eder” ya da İbn Haldun’un deyişiyle “yenilen milletler yenenleri taklit ederler” şeklindeki sosyolojik bir kaideye bağlayabiliriz.

Bu tavır aslında yaşanan şok karşısında bir telafi mekanizması olarak devreye girmektedir. Bu ilk bakışta daha çok Batı’nın zenginliği ve gündelik hayatın refahı görülmüştür. Lale Devri de o yaşam biçimini buraya aktarmak şeklinde somutlaşmıştır. Fakat daha sonraki süreçte toplumda ekonomik zorluklar yaşansa da, Galata’ya Batı’dan gelen elbise, ayakkabı vb. emtialar bir talebin ve tüketimin (toplamda bir yaşam tarzının) konusu olmuşlardır.

Esasen bu tavır bir aşama olarak henüz aşılabilmiş değildir. Nitekim bugün Batı modernitesinin ve batılı ülkelerin taklit edilmeye devam edildiği rahatlıkla görülecektir. Dünya kapitalizmin farklı bir aşamasına gelmiş, küreselleşme ilişki biçimlerini belirlemiş; bu minvalde tüketim başlı başına toplumların yaşam tarzı haline gelmiştir. Batı dışı toplumlar Batı’ya bakarak orada sadece bir zenginlik görmekte ve tüketimi bir yaşam tarzı haline dönüştürmektedirler. Bu bir mahrumiyet hissinin telafi edilmeye çalışılmayla ilintilidir büyük oranda.

Batı modernitesinin Tanrı, insan ve evren perspektifini içeren bu yaşam tarzının belirleyiciliği bugün medya ve iletişim araçları üzerinden daha da pekişmiştir. Zira kendisini dünya ve özellikle Batı ile karşılaştıran Batı dışı bir vatandaşın kendi hayatında hissettiği yegane şey mahrumiyettir. Böyle bir zihin yapısının tavrı ise taklit, tüketim ve telafiden başka bir şey olmayacaktır.

Batı modernitesinin zenginliğinin arkasında sömürü, militer totalitarizm var. Bunları olumlamak mümkün değildir. Batı modernitesinin sadece zenginliğini görenlerin aynı zamanda bilgi, üniversite, ontolojik değişim, yeni bir paradigmayı, düşünsel arkaplanı görmemeleri esas problemdir. Fakat bu farkındalığı yaşayan müslüman toplumların bir gelişmişlik yaratmak istiyorlarsa, bunun İslam’ın paradigmasına dönerek yapacaklarının farkına varmaları da önemli bir aşama olacaktır. Fakat bu noktadan oldukça uzak bir yerdeyiz. Görüntü, lüks, tüketim müslümanlar için hala caziptir.

Bu gerçekliğin kristalize olması gerekiyor. Fakat anlaşıldığı kadarıyla Nietzsche’nin deyişiyle henüz bu “ağız”ların “kulak”ları ortada görünmüyor.