Zaman zaman yaptığı ilginç çıkışlarıyla eleştirsek de, o çok yönlü tarihçiliğiyle kuşkusuz kültür dünyamıza değer katan entelektüellerimizden birisiydi.

Bir süredir rahatsızlığı sebebiyle tedavi gören 78 yaşındaki Prof. Dr. İlber Ortaylı bir Cuma vakti, Ramazan-ı Şerif’in “Cehennemden Âzad Günleri”nde emaneti teslim etti.

Ortaylı, dünyanın değişik bölgelerine gerçekleştirdiği seyâhatlerinde biriktirip heybesine koyduğu “yitik emanetleri” kendisine has üslubuyla son dönemlerde bir seyyah gözüyle okurlarıyla paylaşıyordu. Eserleri ilgiyle okunan Ortaylı’nın daha mürekkebi kurumamış kitaplarını heyecanla okumuş, üzerine birkaç kelâm etme gereği duymuştum.Ortaylı’nın yazdıklarıma göz attığında kaşlarını çatıp, “hadi oradan sen de” sözlerinin arkasından tatlı tebessümüne maruz kalmamak mümkün mü... İşte meselenin özlü hikâyesi...

***

ÂRİF OLAN ANLAR...

O bir tarihçi, o bir akademisyen, o bir hukuk tarihi profesörü, o bir seyyah, bir yazar, o bir fenomen... Beyefendinin o kadar çok titri ve meziyeti var ki, jonglör ustalığıyla hayatın her yerinde kullanıyor. Hele bir dili var; Türkçeyi, Almancayı, İngilizceyi, Fransızcayı, Rusçayı ve Farsçayı öyle tarzanca falan değil, beynelmilel konuşuyor.

Haydi böyle meziyetleri olan bir insanla gel de aşık at. Ne mümkün efendim; böyle birinin karşısında laf edecek olsak hemen cehaletimiz fâş olur. Hoca sinirlendirmeye gelmez!.. O konuşacak biz dinleyeceğiz, o yazacak biz okuyacağız!.. Uzun sözün kısası; Prof. Dr. İlber Ortaylı ne derse o!..

Ortaylı, hem bilge hem de popülerliği becerebilen meziyetlere sahip olduğu için zaman zaman özgüven patlaması yaşayıp, tarih ve yaşadığı topluma dair ilginç çıkışlar yapıyor. Geçtiğimiz günlerde bir programda teke tek sohbet ederken; bilerek, isteyerek ve dahi farkındalık oluşturmak için, “Bu Türk milleti cahildir. Tarih, coğrafya bilmezler” deyiverdi.

“Bu Türk milleti cahildir. Tarih, coğrafya bilmezler” ifadesi hocanın ağzından çıkar çıkmaz ekranda KJ, diyaloglarda tirat, sosyal medyada trend topic oldu. Sosyal medyasından tutun da café/kahvehane muhabbetlerine kadar her yeri salladı!..

Bu millete üstten bakanın, “aptal” diyenin haddi hesabı yok, bir de siz örselemeyin!.. Eğitim ve öğretim sisteminin içi boşsa Türk milleti ne yapsın!..

Tamam, entelektüelsiniz, alanınızda ender kişiliklerden birisiniz; fakat bir havasın avam tabakasını bu kadar yermesi hoş mu?.. Aheste aheste anlattığınız tarih ve coğrafya bilginize saygımız var. Fakat sizi besleyen, saygıda kusur etmeyen bu azîz millete de biraz nahif davranmak icap etmez mi?..

Ne yazsanız, ne söyleseniz ilgi görüyor; katıldığınız programlar reyting rekorları kırıyor, yazdığınız kitaplar bestseller listesine girip baskı üstüne baskı yapıyor.Bunlar kimlerin ilgi ve alâkası sayesinde oluyor?.. Sizin “cahil, tarih coğrafya bilmezler dediğiniz” Türk milletinin sayesinde.

Geçen yıl yazdığınız ve Kronik Kitap tarafından yayımlanan “Zaman Kaybolmaz” kitabınız kısa sürede 4. baskısını yapmış. Bunca ekonomik sıkıntıya rağmen insanlar, “İlber Ortaylı hoca yine ne yazmış...” diye merak edip, gidip çevir çevir sayfası bitmeyen hacimli kitabınızı almış, almaya devam ediyor.

*

Hayatınızın ilk atmış yılına tanıklık etmek, yetmiş beşinci yaş gününüze renk katmak için sayfaların hışırtısı arasında Türkiye sevdanıza eşlik etmiş... Hamuru sağlam insanlarla ahbap olmanıza, “Türk olarak doğmasaydım yine Türkoloğ olurdum” ikrarınıza, Akdeniz’den Karadeniz’e oradan Basra Körfezi’ne uzanan “Bütün Zamanlara Yolculuk”a çıkmış...

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Kırım topraklarından kopan Şefika Hanım ve Kemal Bey’in Avusturya’da tanışarak evlenmesi ile başlayan (21 Mayıs 1947, Bregenz) “hikâyenin öznesi” olarak sizin henüz bir buçuk yaşındayken, Avusturya’dan İtalya’ya, oradan da gemiyle İstanbul’a gelişinize tanıklık etmiş...

Ardından “tarihçilik” tanımı yapmaya sıra geldiğinde, “Aslında tarihçilik, sanattır. Bir ilmi tarafı vardır. Ondan sonra ‘ilmin üstünde’ bir tarafı gelir” tanımlamanız eşliğinde; sorular bir biri arkasına değil de fasıla fasıla soruldukça meraktan kalpleri yerinden fırlayacak gibi olmuş...

“Başka Evlerin Çocuğuydum” başlığının altında sırlanan tatlı, acı, sevinç, hüzün dahası yaşama dair hayat hikâyenize; “ödünç” alarak okuduğunuz “Kırmızı Pabuçlar” kitabıyla birlikte oluşan “alınan kitap verilmez” huyunuzun zamanla hobiye dönüşmesindeki muzipliğe tebessümünü esirgememiş...

Ankara’nın sıkıcılığına daha fazla katlanamayıp ilkokulu bitirince İstanbul’a gelip Avusturya Lisesi’nde ‘çok sıkıntı’lı günlerin ardından üç erkek çocuklu hanenize “Nuriş”in doğup, boy atıp, büyüyüp sizinle bir tatil beldesinden diğer tatil beldesine “Evliya Çelebi” misali seyâhat etmesini kıskanmış...

“Tarih Dersi Kitabı Okumazdım, hatta nefret ederdim” diyen birisi olarak liseyi bitirdikten sonra sıkıcı bulunan Ankara(’nın) Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü’ndeki tahsilinizi, Yunan felsefesine, Roma tarihine ve kültürüne merak salışınızı irdelemiş... Üniversite sonrası 12 Mart 1971 Muhtırası’nın herkes gibi sizin de hayatınızı altüst etmesine üzülmüş...

Sonra yine duygularınızın depreşip, Millet Kütüphanesi’ne on sekiz bin kadar yazma eser ve kıymetli eser bağışlayan Ali Emiri Efendi’nin cenazesinde gördükleriniz karşısında isyan eden bir adam olarak, “Bu millet cenazeden anlamaz, bir şey bilmez...” deyişinize hayıflanıp, arkasından ruhlara dokunduğunuz, “Osmanlı mezarlıkları kadar zarif, güzel, insanlarla iç içe olan, insanların da gidip, rahat edip, ‘ürpermeden oturabildiği’ bir mezarlık yok” sözlerinizle bir medeniyetin nasıl iğdiş edildiğine şahitlik etmiş... “Son derece terbiyesiz ve hakikaten sopalık bir toplumuz” isyanınızı tevil etmek için başını iki elinin arasına alıp düşünmüş...

“Herkes kendi talihinin mimarıdır. Yaşadıkları, an be an insanı oluşturur ve arkasında bıraktıkları, farkına varmadan önüne geçer. Kader, gaipten yazılmaz. İnsan, kaderini kendi yazar” mottonuz muhakkak bir çok kişinin ufkunun açılmasına vesile olmuş...(Hikâye uzun; “Zaman Kaybolmaz”dan okumak lâzım!..)

*

Nilgün Uysal hanımefendinin 2003 yılının ilk günlerinde başladığı söyleşileriyle ortaya çıkan hâtıratlarınızı, yaşam öykünüzü, hayat hikâyenizi, bibliyografyanızı zevkle okumuş, okumaya devam ediyor...

Bu milletin içinde “cahil” insanlar olsa bile genelde “ârif”tir.

Cehaletimizi bağışlayın!..

Sizi cahil değil, ârif olan anlar.

Biz anlayacağımızı anladık!.. (26.01.2023)

***

Ortaylı ile Eski Dünya seyahat

TÜRKIYE’NIN ÖNEMLI ENTELEKTÜELLERINDEN OLAN PROF. DR. İLBER ORTAYLI GEÇTIĞIMIZ GÜNLERDE YENI BIR ESERINI KRONIK KITAP ARACILIĞIYLA OKURUYLA BULUŞTURDU. ZAMAN ZAMAN YAPTIĞI ÇIKIŞLARINI HAYRETLE KARŞILASAK DA YINE DE YAŞADIĞI ÜLKE ÜZERINE KONUŞTUĞUNDA KULAK VERILMESI GEREKEN ISIMLERDEN BIRISI.

Ortaylı, kitabından bahsederken “Eski Dünya Seyahatnamesi rastgele bir isim değil” diyerek iddialı bir cümle sarf ediyor. Ve ekliyor, “Bu kitap henüz Balkanlar ve Ortadoğu’nun eski havasını muhafaza ettiği günlerdeki gezilerimi içeriyor. Bugün Ortadoğu harabe... Mesela Türkiye de artık otantik bir ülke değil. Avrupa kendini daha iyi koruyor. 1960 yılında gördüğünüz sokağı bugün de görebilirsiniz. Balkanlar eski sosyalist düzen çöktü. Yenisinin mutluluk getirdiğini söylemek için henüz erken... Bir ülkeyi sair zaman sonra gördüğünüzde önünüzde aynı tablo olmaz. Tarih, gezginin vazgeçemeyeceği bir değerlendirme alanı... Benim eski dünyam, bugün artık değişiyor...”

İlber Ortaylı, kırk yıl önce gezip gördüğü coğrafyaların fotoğrafını kaleme alarak tarihe not düşmüş. Bu not düşmenin arkasında hiç şüphesiz değişen dünyada Türkler de son dönemlerde gezmeye başlamalarının (her ne kadar şu dönemlerde Koronavirüs salgını sebebiyle bu mümkün olmasa da) etkisi var. Türk toplumunda önce alış-veriş merakı, sonra yeme-içme derken tabiat ve tarih merakı da devreye girdi.

Bu kapsamda gezi kitapları okunur hâle geldi. Ortaylı geçen yıl yayımlanan “İlber Ortaylı Seyahatnamesi” isimli kitabının ilgi görmesinden memnun kalmış olmalı ki, araya soğukluk girmeden “Eski Dünya Seyahatnamesi”ni kaleme alarak okuyucuyla yeniden ünsiyet kurmak istemiş. İyi de etmiş.

Yurtiçi ve yurtdışı gezilerine erken yaşlarda başlayan ve bununla da kendini talihli addeden Ortaylı, heybesinde biriktirdiği dünya nimetlerini “Eski Dünya Seyahatnamesi” sofrasında cömertçe paylaşıyor.

Daha çakı gibi delikanlı olduğu bir zaman diliminde kıt imkânlarla Avrupa’daki demiryollarının ikinci mevki vagonlarında bir yerden diğerine seyahat etmeye başlayan Ortaylı, küçük bavul ve seyahat rehber kitaplarıyla çıktığı yolculukta insanlarla gevezelik etmenin keyfini yaşamış. Viyana kafelerinde ihtiyarla konuşup, Şam’da baklava ve meyve tatlısı yemiş. Osmanlı İmparatorluğu’nun bizlere bıraktığı miras olan Türkçe sayesinde her yere girip çıkmış.

1960’lı yılların imkânlarıyla Suriye’yi, Venedik’i tanımış. Soğuk Harp sıralarında Viyana’da bulunmanın imtiyazından yararlanmış. Çekoslovakya’nın, Macaristan’ın çoğu yerini adım adım arşınlamış. Prag ve Budapeşte’de opera temsillerini seyredip, Floransa’da Uffizi Galeri’yi kuyruğa girmeden görüp, Vatikan’da Sistina Şapeli’ni itiş kakışa maruz kalmadan ziyaret etmeye muktedir olmuş.

Ortaylı, Yunanistan’ın rahatlığını, Balkanların sıcakkanlılığını unutamamış. Hele de 1972’de gördüğü Bursa’nın kopyası Saraybosna’yı öyle bir anlatıyor ki, değmeyin keyfine.

“Fakat insan hangi ülkeleri görürse görsün, kendi ülkesinin yeri başkadır” notunu düşen Ortaylı, “Düşünsenize yazın ortasında Antalya’nın Konyaaltı Plajı’nda denize giriyorsunuz ve etrafınızda hiç kimse yok. Aksaray Niğde’si ile Sultanhan üzerinden Konya’ya ulaşmak 13’üncü asırdaki ipek yolculuğunun neredeyse aynı lezzetini veriyor. 1960’larda İzmir’i, Ege havalisini gezen, Antalya, Anamur ve Mersin’i arşınlayan, Karaman ve Konya’da kalan, 1950’lerin İstanbul’unda yaşayan, Bursa’nın hayal gibi ortamında gezinen bizler için bu arsız değişim bir ızdıraptır. Fakat bu Vandalca değiştirmeye tahammül etmememiz gerekir” ifadeleriyle yaşadığımız coğrafyanın zenginliğine dikkat çekerken, gördüğü vandallıklar karşısında içi içini yiyor.

İlber Ortaylı, Eski Dünya Seyahatnamesi isimli eserinde engin bilgi ve birikimiyle ve tarihin derinliklerinden damıtılmış hatıralarıyla okuruna ışık tutuyor. Seyyah kişiliği ile 40 yılı aşkın bir süredir Osmanlı coğrafyası üzerinde kat ettiği yolların üzerindeki ayak izlerini zaman ve mekânı aşarak okuruna gezdiriyor.

Ecdat toprağı Kırım’dan Ortadoğu’ya; Nebîler şehri, kutlu belde Kudüs’ten Irak’a; Ortadoğu’da karlı dağlara sahip tek ülke olan Lübnan’dan Yavuz Sultan Selim’in fethettiği Mısır’a; denizci ve tüccarlarıyla meşhur Bahreyn’den “Giden gelmiyor, acep nedendir?” dedirten eski vilayetimiz Yemen’e; Yunanistan’dan Arnavutluk’a; Makedonya’dan evlad-ı Fatihan Bosna’ya; Sultan Süleyman’ın kalbi gömülen Macaristan’dan Rusya’ya; İran’dan İskoçya’ya; Ak Zambaklar Ülkesi Finlandiya’dan adaletleri, dinleri ve dilleri farklı insanların yaşadığı Kafkasya’ya; İtalya’dan Târık Bin Ziyâd’ın uğruna gemileri yaktığı İsyanya’ya; Türklerin ekmek parası için yurt tuttuğu Almanya’dan Çek Cumhuriyeti ve Prag’a; okumakla, resimle, filmle anlaşılması mümkün olmayan Hindistan’dan dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’e; tezatlar içinde gelişen Japonya’dan Dünya’ya öyle bir kapı aralıyor ki, insan satır aralarında eski dünyaya seyahat etmekten kendisini alamıyor.

Eserde, eski dünyanın izleri Ortaylı’nın bilge adımlarıyla anlam kazanarak, insanların yaşam biçimleri ve ülkelerin medeniyet birikimleri geleceğe uzanan biçimde yorumlanıyor. Böylece kitap, okuyucuların hafızasından uzun süre çıkmayacak bir belgesel niteliği kazanıyor.

ESKI DÜNYA SEYAHATNAMESI, MAZIYE ÖZLEM DUYAN DEĞIL, GEÇMIŞI YENIDEN GÖZLEMLEYEN BIR KITAP OLMA ÖZELLIĞI TAŞIYOR. (30.11.2020)

*

Evet, bu dünyadan bir İlber Ortaylı geçti... Rahmet olsun.