(TARİHİN İZİNDE-2)

Mardin’in cadde ve sokaklarını ayazın, sisin, güneşin ve yağmurun sık sık yer değiştirdiği bir iklimde gezmeye devam ediyoruz. Diyarbakır Kapı’dan girip 1. Cadde’den kadîm şehrin kalbine ilerlerken âdeta açık hava müzesinde geziniyor hissine kapılıyoruz. Bu kadar tarihi yapıyı ilk kez bir arada görmenin şaşkınlığı içinde yürüyoruz.

Türkiye’de o kadar şehir gezdik, o kadar uygarlık ve medeniyetin içinden yürüdük, fakat birbiri üzerine yığılmış her biri sanat harikası bu kadar yapıyı bir arada görmedik. Taşların âdeta cana geldiği bu yapılar eski Mardin’e öyle bir güzellik katmış, öyle bir hayat iksiri sunmuş ki hayretler içerisinde bir daha, bir daha, bir daha bakmamak mümkün değil.

Şehir, 1030 ilâ 1090 metre yükseklikteki Mazı Dağı’nın yamacına, doğudan batıya yaklaşık 2 bin 500 metre uzunluğunda, 500 metre genişliğinde bir alana öyle mükemmel yerleştirilmiş ki, hem kaleden hem de karşıdan seyreyleyenleri büyülüyor. Ortaçağ mimarîsini günümüzde de sürdüren bu yapılaşma kendine has özellikleriyle görenleri masalsı bir yolculuğa çıkarıyor. Bu şehre neden “gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık” denildiğini anlamak için bir tepeye çıkıp; gündüz taşların dile geldiği mekânları seyreylemek, gece ise karanlığı yırtan gerdanı andıran siluetiyle baş başa kalmak gerekiyor.

ŞEHİR SARI RENKLİ TAŞLARLA BEZENMİŞ

Mardin, Anadolu ev mimarisinde, Orta Anadolu’nun Niğde, Kayseri şehirlerde daha yaygın olarak da Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde örneklenen, “Kuzey Suriye ile benzeşen” taş mimarî tarzıyla birlikte, bölgede çok sayıda ocağı olan sarı kalker taşı, yapı üretimine egemen olmuş; ahşaba kapı, pencere, asma kat gibi zorunlu kullanımlar dışında yer verilmemiş. Böylece taş, süslemeden, taşıyıcı sisteme kadar her yapı elemanında başat rol oynamış.

Bu mimarînin biçimlenmesindeki etkenlerden bir diğeri ise bölgenin iklimi olmuş. Ayrıca mimarîde önemli bir yere sahip olan eyvan, revak gibi yarı açık mekânlar, özellikle batı güneşine karşı gölgede kalabilecek biçimde yönlendirilmiş.

Tarihsel geleneğin günümüze dek sürdürülmesinin bir sonucu olarak özgün mimarî karaktere sahip yapılaşmayla anılan Mardin’in, kentle özdeşleşen kagir evleri, gerek planlamasıyla gerekse malzeme ve bezemeleriyle Anadolu konut mimarîsinde ayrıcalıklı bir konuma erişmiş.

ARTUKLU BEYLİĞİ’NİN BAŞŞEHRİ’NDE DEVR-İ ÂLEM

Coğrafî İşaret Tescilli Mardin Taşı’ndan inşa edilen yapılar, normal taştan farklı olarak açık renkli sarımsı renkte olup, bu taşların en büyük özelliği kesilebilmesinden dolayı rahat bir şekilde işlenebilirliğiyle zengin süsleme elde edilmesini sağlamış. Bu sebeplerden Mardin’de ahşap malzemenin kullanılmamış olması azlığından değil, Mardinlilerin taş geleneğine sıkı sıkıya bağlılığıyla ifade ediliyor.

Mardin Kalesi’nin içinde nice uygarlık ve medeniyet değişmez “doğum, yaşam ve ölüm” olgusu ile devr-i âlem eylerken, 12’inci asırda hüküm süren Artuklu Beyliği’nin başşehri kabına sığmayan su misâli kalenin dışına taşmış.

İşte böyle ilmek ilmek işlenen Mardin evleri kalenin eteklerinden ovaya doğru birbiri üzerine yükselen teraslar hâlinde, tepenin güney yamacında bulunuyor. Volkanik alan üzerine kurulan şehir, tarihsel yapılaşma geleneğini günümüzde de sürdürüyor.

MEZOPOTOMYA OVASI’NIN SEYRİNE DOYUM OLMUYOR

Mardin’deki tüm yapıların ön avlularının cepheye bakmaları, Mezopotamya Ovası’na açılan kapılarının tepenin eğimi üzerinde kurulmaları ve en az iki katlı inşa edilmelerinden dolayı hiçbir evin gölgesi neredeyse diğerinin üzerine düşmüyor. Hiçbir evin penceresi diğerini görmüyor ve dahi hiçbir ev diğerinin ışığını kesmiyor.

Mistik sokaklar daracık amma hiçbiri çıkmaz değil; şehrin her yerine mihenk taşı gibi kondurulmuş kiliselere, manastırlara, camilere, medreselere, hanlara ve çarşılara her daim su gibi akıyor. Bu sokaklara günümüz araçları sığmazken, başta çöp toplama işi olmak üzere bazı yük taşıma görevini “kadrolu eşekler” sağlıyor.

Bunlarla birlikte nice yaşanmışlık, mitoloji, efsane, hurafe, efsane hâlâ bu şehrin evlerinde, sokaklarında canlılığını koruyor. Duvar diplerinde, daracık sokak aralarında kulaktan kulağa, nesilden nesile anlatılan yarısı kadın yarısı yılan olan Şahmaran’ın bilgeliği, sevgisi ve kurban ediliş efsanesi hâlâ anlatılmaya devam ediyor. Nazardan korusun diye motif olarak duvarlara işleniyor.

Daracık sokaklardan zirveye doğru çıkarken önümüzü sivil mimarî ile şehrin manevî dokusunu oluşturan kadîm inanç merkezleri kesiyor. Fakat bu yapılardan önce zirvede “Kartal Yuvası” gibi duran kalenin burçları, “Dur yolcu!.. Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı...” uyarısıyla herkesi selâmlıyor.

***

MARDİN KALESİ STRATEJİK ÖNEME SAHİP

Gelinlik bir kızın boynuna asılmış gerdana benzeyen altın renkli taşlarıyla görenleri büyüleyen eski Mardin; evleriyle, konaklarıyla, ilim ve bilim merkezleri ibadethâneleriyle insanlığın hâfızası olarak, içinde barındırdığı sevinci de, hüznü de misafirleriyle cömertçe paylaşıyor...

Hele zirvesindeki kale, öyle heybetli, öyle vakur duruyor ki, hayran kalmamak elde değil. Kadîm Mardin’in sırtını dayadığı, 1 kilometre uzunluğunda, 30 ilâ 150 metre genişliğinde olan “Kartal YuvasıMardin Kalesi, Mezopotamya Ovası’ndan yaklaşık bin 100 metre yükseklikteki zirvede bulunuyor. İnşa tarihi kesin olarak bilinmese de, en eski kayıtlar M.S. 330 yılını işaret ediyor.

Kale, stratejik önemiyle tarihin her döneminde uygarlık ve medeniyetlerin gözdesi olmuş. Sümer, Babil, Asur, Pers, Roma, Bizans, Emevî, Abbasî, Selçuklu, Artuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safavî ve Osmanlı gibi devletler tarafından kullanılmış, her devlet taşlarına kendi hikâyesini kazımış.

*

Rivayet odur ki, ateşe tapan Pers Kralı Şad Buhari, ağır hastalıkla geldiği kalede şifâ bulur ve burada 12 yıl yaşayarak kalenin yanına bir kasır inşa ettirir. Pers ve Babil’den getirdiği halkı bölgeye yerleştirerek Mardin’in gelişimine katkı sağlar. Ancak M.S. 442’de yaşanan veba salgını, kale ve çevresindeki yaşamı yok eder. Kale uzun süre terk edilir ve bir asır kullanılmaz.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi’nde “sarnıçları ve ambarlarıyla zapt edilemez...” dediği kale, Artuklular döneminde cami, hamam ve mahzen gibi yapılarla zenginleştirilir. Tarihler 1516’yı gösterirken Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sırasında Bıyıklı Mehmet Paşa ve İdris-i Bitlisi komutasındaki ordu tarafından fethedilir.

Günümüzde askeri radar üssü olarak kullanılan kale, 1980’den beri halka kapalı olsa da, Zinciriye Medresesi’nden seyredilen manzarasıyla cazibesini koruyor. Kalenin surları, aslan heykelleri ve gizemli geçitleri şehir efsanesi olarak nesilden nesile anlatılıyor.

Bu efsanelerden birisi de kale ile şehir arasındaki gizli geçitlerden kaçan askerlerin efsanesi... Saldırılar sonucu gizli geçitlere giren ve bir daha geriye dönmeyen askerlerin ruhlarının bu gizli geçitlerde dolaştığına inanılıyor.

***

CAMİLER ŞEHRİ KANDİL GİBİ AYDINLATIYOR

Sivil mimarî arasına ilmek ilmek işlenen ilim, bilim ve inanç merkezleri âdeta insanın ruhunu sarsıyor. Buraları görüp de yaşadığımız şehirlerdeki heyûla yapılara, gökdelenlere hayıflanmamak, “Çıkın çıkın gelin de, şehircilik ne demekmiş görün” diye seslenmemek elde değil. Bu kadîm beldenin evleri bir başka güzel, şehrin simgesi ilim, bilim ve inanç merkezleri mâbedleri başka bir güzel.

Artık kadîm şehrin kimliğini oluşturan, tıpkı bir hayat ağacı, kandil gibi beldeye ruh ve hayat veren ilim, bilim ve inanç merkezleri mâbedlerinden bahsetme vakti... Bu anlamda Paganlık, Zerdüştlük gibi inançların yanında üç semavî dine (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâmiyet) ev sahipliği yapan Mardin’e mâbedler şehri demek abartı olmaz.

*

Eski Mardin’in en işlek caddelerinden olan 1. Cadde’de yürürken; hem sağımızda, hem solumuzda, hem önümüzde hem de arkamızdaki masalsı yapıların yanında, şehrin kültürel ve manevî dokusunu oluşturan ilim, bilim ve inanç merkezleri misafirlerini âdeta büyülüyor.

Merkez Artuklu ilçesinin kalbi konumunda bulunan Mardin Ulu Camii’nin etrafına başımızı kaldırıp baktığımızda minareleriyle semaya yükselen; Molla Hari-Süleyman Camii, Teker Camii, Şah Sultan Hatun Medresesi, Şehidiye Camii ve Medresesi, Hamit-Şeyh Zebun Camii, Hamidiye Camii, Tekke Camii, Reyhaniye Camii, Mardin Kalesi’nin hemen altındaki Zinciriye Camii ve Medresesi (Sultan İsa Medresesi), Marufiye Medresesi, “Kartal Yuvası”na mihmandarlık yapan Kale Camii, Erkulu Camii, Latifiye Camii ve Medresesi (Abdüllatif Camii), Kasım Tuğmaner Camii, Şerindede Camii Şerifi, Necmettin Camii ve Külliyesi, Şeyh Çabuk Camii, Hatuniye (Sitti Radviyye)Camii ve Medresesi (Peygamber Efendimizin ayak izinin bulunduğu medrese), “Hayat Havuzu”yla meşhur Kasımiye Medresesi, Emînüddin Camii ve Külliyesi (Mardin’deki ilk Artuklu yapısı olmakla birlikte Anadolu’da yapılan ilk külliye) yapılar topluluğu bizi kendimizden alıp her şeyin sahibi Kadir-i Mutlak’a bende kılıyor. “Anlatılmaz, yaşanır” duygusu kalbimizin en ücra köşesine kadar yayılıyor.

MÂBEDLER DİNLER TARİHİNİN ÖZETİ GİBİ...

Sinagoglar, kiliseler, manastırlar, camiler, külliyeler içiçe ve bu kadîm yapılarla yan yana ve birlikte yaşamanın ne mânâya geldiğini özetleyen Yenikapı Mahallesi, 132. Manastır Sokak’taki Ayn-Yahudi Çeşmesi ve metruk Sinagog yıkıntısı, Mardin Protestan Kilisesi, Mor (Aziz) Hirmiz Keldani Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi, Mort (Azize) Şimuni Kilisesi, Kırmızı Kilise (Surp Kevork Ermeni Katolik Kilisesi), Mor Behnam (Kırklar) Kilisesi, Mor Petrus ve Pavlus Kilisesi, Surp Hovsep (Mor Yusuf) Kilisesi, Süryânî Katolik eski Patrikhanesi (Mardin Müzesi), Mardin Surp Hovsep Ermeni Kilisesi, Mor Efrem Süryânî Kilisesi (Mardin’de Katolik mezhebine geçen Süryânîler tarafından inşa edilen bir manastır olan yapı, dinsel şair ve bilgelerinden olan “Süryânîlerin Güneşi” Süryânî Mor Efrem’le anılıyor.), Mor Mihail (Burç) Kilisesi âdeta geçmişten geleceğe ulaklık yapıyor.

Burada biraz es verip şehirle bütünleşmekle kalmayıp, simgeleşen bazı kadîm emanetleri derinlemesine anlatalım...

***

MARDİN’İN KALBİ: ULU CAMİİ

Halk arasında Cami-i Kebir olarak da bilinen şehrin simgesi ve en büyük mâbedi Mardin Ulu Camii, en önemli ve en eski inanç merkezlerinden birisi. Yaklaşık 9 asırdır şehrin simgesi ve inanç merkezi olan Ulu Camii, üstündeki yazıtlardan anlaşıldığı üzere 1176 yılında Artuklu Sultanı Kutbettin İlgazi döneminde inşa edilmiş. Tarihî dokunun yoğun olduğu kent merkezinde, kentsel sit alanı içinde yer alan cami; (her ne kadar tarih boyunca çıkan yangın ve depremler sonucu minaresinin biri günümüze ulaşmasa da) Anadolu’da ilk inşa edilen çifte minaresi, dilimli kubbesi ve simgesel özellikleriyle dikkat çekiyor.

*

BAKILDIKÇA SIRRINI İFŞA EDEN MİNARE

Mardin Ulu Camii’nin 52 metre yüksekliğindeki minaresi âdeta simgelerle bezeli bir kitap gibi, okundukça dile geliyor. Öyle şeyler anlatıyor ki, şaşmamak, gıpta ile tekrar tekrar okumamak mümkün değil.

Minarenin alt kısmına Nûr Sûresi’nin 35 ve 36’ncı âyet-i kerimeler nakşedilmiş. Hemen üzerinde kûfî yazıyla Kelime-i Tevhîd var. (Lâ ilahe illâllah Muhammedün Rasûlullah: Allah’tan (c.c.) başka bir ilâh yoktur ve Hz. Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu ve elçisidir.) Sonrasında damla şeklindeki motiflere Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in ismi şerifleri işlenmiş. Damlanın en üst kısmında her şeyin üzerinde olan Allah-û Teâlâ’nın ismi bulunuyor. Sonrasında Peygamber Efendimizin isminin yazdığı damlanın yan tarafında ise Dört Halife’nin (Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali) isimleri yer alıyor. Biraz daha yukarıya bakıldığı zaman Güneş motifi ve Güneş motifinin içerinde Cennet’le müjdelenmiş Aşere-i Mübeşşere olarak tarif edilen 10 Sahabi’nin (Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Sa’d Bin Ebî Vakkas, Ebû Ubeyde Bin Cerrah, Abdurrahman Bin Avf, Talha Bin Ubeydullah, Zübeyr Bin Avvâm, Saîd Bin Zeyd; Hz. Peygamber tarafından Cennet’e girecekleri daha hayatta iken kendilerine müjdelenen 10 sahâbî) isimleri görülüyor.

Biraz daha yukarıda ise Cennet’in 8 kapısını sembolize eden 8 kapı yer alıyor. Cennet’in 7 kapısından Hicr Sûresi’nin 44’üncü ayetinde, “Onun 7 kapısı vardır. O azgınlardan kimin hangi kapıdan gireceği belirlenmiştir.” denilirken, buradaki 8 kapının bulunması ne anlama geliyor?..

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed bir hadis-i şeriflerinde, “Cennette 8 kapı vardır. Bunların içinde bir kapı Reyyân diye isimlendirilir. Buradan Cennet’e yalnızca oruç tutanlar girerler.” (Buhari, 3058) buyururken bir diğerinde ise, “Her amel sahibi için ayrılan bir kapı vardır ki, onu işleyen kimse o kapıdan çağrılır.” (Müsned, 2/449) müjdesini veriyor. [Bahsedilen 8 Kapı: Salat (Namaz), Cihad, Reyyan (Oruç), Sadaka (Zekât), Hac, Af Kapısı, Eymen (Tevekkül) Kapısı, Zikir (İlim) Kapısı)] Buradaki 8’inci kapı Peygamber Efendimizin, “Ben Ümmetime şefaat edeceğim” buyurduğu ve 7 Cennet Kapısı’nın 8’incisinden Ümmetinin gireceği kapıyı sembolize ediyor.

Aslında bu minare aşağıdan yukarıya doğru okunduğunda bize özetle şunu söylüyor: “Eğer insan dünyada Allah’ın varlığını ve birliğini kabul, sonrasında Peygamber Efendimizin O’nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet ve nihayetinde 4 Halifeye riayet ederse; Cennet’in 8’inci kapısından içeriye girer.”

Şeksiz ve şüphesiz inanç silsilesinin sembolize edildiği minarenin özellikleriyle birlikte, Ulu Camii’yi özel kılan sebeplerden birisi de Hz. Muhammed’in “Sakal-ı Şerifi”inin burada bulunuyor olması. İbadete açık olan camiye gelenler, Hz. Muhammed’in “Sakal-ı Şerif”ini salavatlar eşliğinde tâzim ederek büyük bir manevî haz alıyor.

Devam edeceğiz, inşallah.