Bir banka genel müdürünün Türk bankacılık tarihinde pek eşi benzeri olmayan bir çıkışla gerçekleştiği eleştiriler çok konuşuldu. Kısa süre sonra nedamet getirse de önemli bir gelişmeydi. “Bankacıların bu tarz çıkışlar yapması doğru mu, yanlış mı?” diye de sosyal ve ana akım medyada tartışmalar nedamet açıklamasına kadar devam etti. Uzun yıllar bankacı olarak çalıştım. On senelik müfettişlik ve dört senelik şube müdürlüğüm esnasında, Ak Parti’nin gençlik kollarında yetişmiş, duyarlı ve vatansever bir finansçı olarak 2014 yılından bu yana müellifi olduğum sekiz kitap ve gazetelerde-dergilerde yazdığım binden fazla makalede ekonomi tarafında gördüğüm tüm hata ve eksiklikleri işimden olma pahasına korkmadan ifade ettim.

Zaman zaman çalıştığım kurum tarafından uyarıldım da. Ama beyefendi gibi bir kere özür dilemedim. Çünkü bizim ilk kodlamamızın gerçekleştirildiği ilkokul, ortaokul ve lise sıralarında, zamanın eğitim sistemi ve siyasi görüşü her ne olursa olsun her biri milletinin faydasından başka bir şey düşünmeyen öğretmenlerimiz, hepimizi milletimizin menfaatine olacak aksiyonlarda bulunmayı vatana hizmet sayan ve hiç durmadan, cesurca faydalı fikirler üretecek gençler olarak yetiştirdi. Çok şükür Allah korudu da işe başladığım günden işimden istifa ederek ayrılana kadar ki süreçte yazıp çizdiklerimden ötürü zorluk çeksem de ekmeğimizden olmadan, güzel dostluk ve arkadaşlık ilişkileriyle çok sevdiğim bankacılık mesleğinden onurlu bir şekilde ayrılmak nasip oldu.

Mesajımızı böylece verdikten sonra şimdi dönüp ne olup bittiğini tarihin yanılmaz penceresinden tahlil edip yorumlamaya başlayalım.

Kemal Derviş 13 Mart 2001’de Ecevit tarafından göreve çağrıldığında yıllık TÜFE %33 civarındaydı ve program başlar başlamaz devalüasyonun gecikmeli etkisi fiyatları Mayıs’ta %52’ye, yıl sonunda %68,5’e, Ocak 2002’de %73,1 fırlatmıştı. Ancak Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın kurumsal reformları 2002 sonuna gelindiğinde enflasyonu %29,7’ye indirmiş, Derviş’ten bayrağı devralan Ali Babacan ise bu rakamı 2004’te %9,3’e, 2007’de Dışişleri Bakanlığı’na geçerken %8,4’e çekmeyi başarmıştır.

Bu başarının altında yatan ilk etken siyasi iradenin teknokratik çizginin arkasında kararlı biçimde durmasıydı ve Ecevit hükümeti altı ay içinde Meclis’ten on beş adet Derviş Kanunu’nu geçirmiş, Merkez Bankası araç bağımsızlığını kazanmış, BDDK yeniden yapılandırılmış, Şeker’den Telekom’a ve Elektrik Piyasası’na uzanan bir yapısal reform zinciri hayata geçirilmişti.

İkinci etken Derviş’in IMF ve Dünya Bankası nezdindeki itibarını düşük maliyetli bir finansman köprüsüne dönüştürme becerisiydi ve Türkiye bu sayede yaklaşık 25 milyar dolarlık dış kaynağa %3 civarında faizle ulaşmış, Babacan döneminde de bu IMF çapası 2008’e kadar sürdürülmüştü.

Üçüncü etken dış koşulların Türkiye’nin işini kolaylaştıran yönde şekillenmesiydi ve dot-com balonunun Mart 2000’de patlamasıyla yavaşlayan ABD ekonomisine müdahale eden FED, 11 Eylül saldırılarının getirdiği belirsizlikle birlikte Ocak 2001’de %6,5 olan federal fon oranını on bir adet peş peşe indirimle Aralık 2001’de %1,75’e, Haziran 2003’te ise o güne dek görülmemiş %1 seviyesine çekerek küresel piyasalara eşi az görülen bir likidite bolluğu sunmuştur.

Dolar zayıflarken ve getirisi tarihi diplere inerken sıcak para gelişmekte olan ekonomilere akın etmiş, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Güney Afrika gibi piyasalar bu akımdan nasiplenmiş ve Türkiye de enflasyonu düşürürken aynı anda %6 ile 9 arasında büyüme kaydetme lüksünü bu elverişli iklimin rüzgarıyla yakalamıştır.

Mayıs 2023’te Hazine ve Maliye Bakanlığı’nı devralan Mehmet Şimşek’in karşılaştığı tablo bu elverişli iklimden uzaktı ve göreve geldiğinde yıllık enflasyon %39,59, politika faizi %8,5, swap hariç net rezervler eksi 61 milyar dolardı. On dört ay içinde manşet Mayıs 2024’te %75,45’e tırmanmış, sonrasında Aralık 2025’te %44,38’e ve Mart 2026’da %30,87’ye gerileyebilmiştir.

Bir başka deyişle Derviş-Babacan ekibi enflasyonu %68’den %9’a indirmek için beş-altı yıl harcamışken, mevcut ekip otuz dört ayda yalnızca dokuz puanlık bir net iniş sağlayabilmiş ve bu sonuç kendi Orta Vadeli Programı’ndaki 2023 için %65, 2024 için %33, 2025 için %15 ve 2026 için %8,5 biçimindeki hedeflerin hiçbiriyle örtüşmeyerek 2026 tahmininde %50’ye varan bir itibar açığı yaşadı.

Programın tökezlemesinin gerisinde dış koşulların 2001 dönemiyle kıyas kabul etmez düzeyde olumsuz seyretmesi önemli bir neden olup FED’in son enflasyonist dalgayla birlikte gecikmeli bir sıkılaştırma döngüsü içinde olması, faiz indirimlerini sürekli ertelemesi, Hürmüz krizinin enerji faturasını yukarı itmesi ve sıcak paranın gelişmekte olan piyasalardan kaçışı, Türkiye’nin dış finansman maliyetini Derviş döneminin tam zıddı bir mevkiye çekmiştir.

Ne var ki asıl mesele dış iklim olmaktan çok yapısal reform omurgasının eksik kalmış olmasıdır ve sıkı para politikasının üzerine eklenmesi beklenen kapsamlı vergi reformu, kamu harcama kuralı, tarımsal destekleme sisteminin yeniden tasarımı ve hizmet sektöründeki rekabet düzenlemesi gibi adımların ya gündeme alınmaması ya da çok sınırlı biçimde hayata geçirilmesi, programı tek ayaklı bir masaya dönüştürmüştü. Yani sadece vergi toplamaya (ki o da özellikle gelir dağılımı adaletinşi bozan dolaylı vergiler) ve sıkı para politikasıyla faizleri yüksek tutup yabancılara inanılmaz faiz vererek dövizi kontrol etmek suretiyle vakit kazanmaya çalışan yavan bir program gördük. Sanki Türkiye ekonomisinde yıllardır hiçbir yanlış olmamış da sadece konjonktör gereği biraz yüksek faizle durumu idare etmek lazımmışçasına içi boş bir programa….

Yine, iletişim tarzındaki kopukluk da 2001 döneminden belirgin biçimde ayrışmakta olup Derviş’in havaalanına iner inmez “krizin en önemli nedeni spekülatif kısa süreli sermaye hareketleri” diyebilen açık sözlü diplomasisi, Süreyya Serdengeçti’nin Merkez Bankası kürsüsünden rakamları soğukkanlılıkla aktaran öngörülebilirliği ve Babacan’ın piyasaya verdiği güven, bugünkü yönetimin “döviz baskı altında tutuluyordu” tarzı geriye dönük itirafları ve sık hedef revizyonlarıyla yüzleştirildiğinde çok daha sarsılmaz bir inandırıcılık halkası oluşturmaktaydı.

Hane halkının o yıllarda güvenmesinin asıl sebebi yalnızca rakamların düşmesi olmayıp kurumların bağımsızlaştığı, yasaların peş peşe çıkarıldığı ve siyasetin ekonomi yönetiminin alanına müdahale etmeyeceğine dair taahhütlerin arkasında durulduğu izleniminin oluşmasıydı. Bugün ise yüksek faiz ile kredi kanalını daraltan tedbirlerin eş zamanlı uygulanmasının reel sektörde yarattığı yorgunluk, otomotivdeki daralma, beyaz eşyadaki %35 küçülme ve tekstildeki erime, hane halkının programın adil biçimde paylaşılan bir mali yük olup olmadığı konusunda ciddi şüpheye kapılmasına yol açmaktadır.

Aslında reçete net ve ilk adım Merkez Bankası’nın tahmin aralıklarını yapay biçimde dar tutmak yerine piyasanın %27-32 aralığındaki gerçekçi beklentisiyle hizalanması, ikinci adım mali politikanın para politikasına eşlik edecek somut bir orta vadeli harcama kuralı üzerinden disipline edilmesi, üçüncü adım 2001’de yapıldığı gibi yapısal reformların Meclis gündemine kanun paketleri olarak taşınması, dördüncü adım ise iletişimin tek sesli ve veri odaklı bir çizgiye oturtulması gerekiyor. Gel gelelim bunu otuz dört ay milleti beklettikten sonra kim, nasıl yapacak çok merak ediyorum.

Evet, Derviş ve Babacan dönemlerinin bıraktığı en kıymetli ders, istikrar programının salt faiz rakamlarıyla sınırlı bir aritmetik olmayıp kurumsal kapasite ile siyasi irade ve şeffaf iletişimin birbirini tamamladığı bir mimari olarak kurgulanmadıkça beklenen sonucu üretemediği gerçeği olup bugünkü ekonomi yönetiminin önündeki en kritik sınav, otuz dört aya bir otuz dört ay daha eklemek yerine bu dersi içselleştirerek programı dar bir para politikası çerçevesinden çıkarıp kapsamlı bir yapısal dönüşüm hamlesine evriltme iradesini gösterebilmektir.

Gel gelelim bunu otuz dört ay milleti beklettikten sonra bunları kim, nasıl yapacak çok merak ediyorum… Yine de şunu söylemek lazım, değişmesi gereken şahıslar değil mantık ve olaylara bakış açısı. Elbette Syn. Şimşek ve ekonomi yönetimindeki uzman seviyesindeki arkadaşlar dahi bunları benden çok daha iyi biliyor. Peki, o zaman neden yapmıyorlar? Diye sorarsanız işte onun cevabını ben de bilmiyorum. Fakat çok iyi bildiğim bir şey var ki o da talep olmadan hiçbir şeyin olmayacağı. Yani bizler yazmadıkça, ülkenin yetiştirdiği kıymetli iktisatçılar ve finansçılar uyarmadıkça, vatandaş talep etmedikçe, iş dünyası daha da bastırmadıkça bir şeyler kolay kolay değişmez.

Bu vesile ile her ne kadar U dönüşüyle makamını korumaya çalışsa da sayın genel müdürü tebrik ediyor, basın önünde olmasa da en azından ilgililerle görüşürken masalarda her şeye “olur” diyen ve kendi aralarında koltuklarını bir ona bir buna devredip makam saltanatı yaşayan finansın şükela üst düzey yöneticilerine de az azından kapılı kapılar ardında bir iki cümle söyleyip, gidişatın toparlanmasına katkıda bulunmalarını (asla yapacaklarına inanmasam da) tavsiye ediyorum.