Modern insanın yeryüzündeki trajedisi, Kopernik, Bruno, Galile üçlüsünün, “Dünya’nın Güneş etrafında döndüğünü, tek Güneş sistemi değil, daha fazla Güneş sistemi, hatta galaksilerin olduğunu” ortaya atmalarıyla başladı.
Dünyayı Güneş sistemindeki herhangi gezegen seviyesine indirmek, kiliseye göre “Göklerdeki Baba’nın hükümranlığına…” saldırıydı.
Şirk ilan ettiği düşüncelerle savaşmak üzere, önce Kopernik’in kitabını yasakladı sonra Bruno’nun bizzat kendisini yaktı…
Ardından Galileo’nun, “İki Ana Dünya Sistemi Üzerine Diyalog” kitabı yargılandı.
Tövbe ederek kilisenin görüşlerine boyun eğdi, ölümden kurtulunca DünyaGüneş etrafında “ben dönmüyor desem dahi dönüyor” diye fısıldadı…
Güneş Merkezli Evren Sistemi, Dünya’yı alelâdeleştirince, insanın mahlûklar arasında alelade mahlûk olduğu görüşleri zuhur etmeye başladı.
Büyük kırılma, insanın semavatla bağının koparılmasıydı.
İnkâr edilen; insan hakikatin kurucusu değil, ona yaklaşmaya onu anlamaya çalışan kul olduğuydu.
Hüküm insan ürünü olamazdı; zira hakikat yukarıdaydı, insan aşağıda…
Modern düşünce, kutsal ölçüleri, ilahî metinleri tarih çitiyle çevirdi.
Gelişmelerden etkilenen Müslüman aydınlar, hukuku ilâhî hakikatin tecellisi olmaktan çıkartınca, İslam’ın yüzyılların birikimiyle oluşturduğu büyük gelenek sorgulanmaya başlandı.
Ehl-i Sünnetin ortaya koyduğu Edille-i Şeriyye çerçevesi, sadece hukukî-fıkhî bir tasnife değil; vahyin tarih boyunca nasıl anlaşılacağı, hakikatin zaman içinde nasıl yaşanacağı meselesine odaklanıyordu.
Modern çağın Müslüman aydınları, vahiy-akıl-toplum-tarih arasındaki büyük terkibi idrak edemeyip, Müslüman aklın vahiy ile bağlantısını Kur’an ile Sünnet’ten damıtılarak ortaya koyduğu anlayışı; fıkıh usulünü, kadim geleneği, kültürü, örfü yok ederek kopartmak istemektedir.
Evet, elbette Kur’an merkezdir. Hüküm koyucu insan değil, Allah’tır.
Sünnet; vahyin hayata akmış hâli,
İcmâ; ümmetin hafıza birikimi,
Kıyas; değişen tarihle nass arasındaki hareket alanıdır.
Şimdi büyük mesele:
İlahi hakikatleri, sürekli değişmekte olan hayatın gerçeklerine nasıl tatbik edeceğiz?
Asr-ı Saadet’te görülmeyen meseleleri; dijital parayı, yapay zekâyı, genetiği, biyoteknolojiyi nasıl yorumlayacak, nasıl anlayacak, nasıl hükümlendireceğiz?
Edille-i şer‘iyye, ilahi hakikatle, hareketli zamanı aynı anda taşıyabilen muazzam düşünce sistemi oluşturmuştu:
İnanmak yukarıdan aşağı, anlamak aşağıdan yukarıya; İslâm düşünce sistemi, aşağıdan yukarıya doğru ilerleyerek gelişir.
Peygamber’in, Allah’ın kitabını ümmetine anlatarak, uygulayarak, tatbik ederek kurduğu pratik; önce imanı, inanmayı, anlamayı; inandıktan sonra anlamlandırmayı vaaz eder.
Modern düşünce tersini yapar; önce sorgular, sonra inanır.
Fakat hayat statik değildir; peşin fikir, iman olmadan sorgulamak insanı merkezden, gayeden uzaklaştırır.
Tarih sürekli yeni meseleler üretirken, anlamak, anlamlandırmak üzere aşağıdan yukarıya hareket başlar; kıyas – mukayese; çtihad, İcma, sünnet, vahiy; hüküm…
Edille-i şer‘iyye yalnız hukuk değildir; ümmet aklı, Müslüman zekâsı; vahyi hayatın içine, savaşa, devlete, pazara, eve, teknolojiye taşıyacak fikrin nizamıdır.
Ümmetin âlimlerinin tarihselciliğe cevabı, kıyas yoluyla verilmektedir.
Kıyas, Müslüman’ın tarihe müdahalesi, geleceği inşa iradesidir…
Yalnız hükmü zamana taşımaz, vahyi hayatın içine sokarak tarihe müdahale eder.
Zira müdahale edilmediği takdirde tarih; piyasa, haz, teknoloji, güç, siyaset tarafından şekillendirilecektir.
Edille-i şer‘iyye, hakikati donmalara, çözülmelere karşı koruyan, merkezi sabit tutarak çevreyi harekete geçiren mekanizmadır.
Kur’an sabiteyi temsil eder, sünnet pratiği…
İcmâ ümmet hafızasını…
Kıyas, hareket hâlindeki Müslüman aklı…
Düşündürmeye çalıştığım;
Yeni fıkıh usulü yahut hukuk metodolojisi değil; Marks’ın “alt yapı–üst yapı diyalektiğini” tersine çevirerek; vahiy, din, akıl, sanat, felsefe, bilim, ahlâk, kültür, zaman, toplum, üretim arasında terkib kurma teşebbüsüdür.
Kur’an’ı, Sünnet’i tarihten koparmadan, tarihi hakikatten kaçırmadan akl-ı selim düşünebilme teşebbüsü…