Antalya’da 9 Kasım’da başlayacak COP31, iklim değişikliğinin kültürel miras ve yerel bilgiyle ilişkisini de gündeme taşıyor. Anadolu’nun üretim gelenekleri, yaşam biçimleri ve tarihî çevresi, değişen iklim koşullarını kültürel açıdan anlamak için önemli bir başlangıç noktası sunuyor.

Dünya ülkeleri, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da düzenlenecek COP31’de iklim krizine karşı alınacak önlemleri ve uluslararası iş birliğinin yollarını ele alacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında gerçekleştirilen konferansın ev sahipliğini Türkiye üstlenirken müzakerelerin başkanlığını Avustralya yürütecek. Paris Anlaşması doğrultusunda emisyonların azaltılması, iklim değişikliğine uyum ve iklim finansmanı gibi konuların tartışılacağı toplantı, farklı ülkelerin iklim hedeflerini uygulamaya dönüştürme çabalarının da önemli bir parçası.

COP31’in kültür açısından dikkat çeken yönü, konferansın tematik programında kültürel miras ile geleneksel ve yerel bilginin de yer alması. 15 Kasım’da sosyal ve kültürel programlara ayrılan “Antalya’da Bir Nefes” günü, 18 Kasım’da ise kültürel mirasın insani ve sosyal kalkınma başlığı altında ele alınması planlanıyor. Böylece kültür, iklim gündeminin dışında kalan bir alan olmaktan çıkarak çevre, toplum ve yaşam biçimleri arasındaki ilişkinin tartışılabileceği başlıklardan biri hâline geliyor.

Mevsimlerden üretime uzanan kültürel birikim

Bir coğrafyada yaşam, doğal koşullardan bağımsız gelişmiyor. Yağış düzeni, sıcaklık, su kaynakları ve toprağın özellikleri; tarımsal üretimin yanı sıra beslenme alışkanlıklarını, yerleşimleri, yapı biçimlerini ve mevsimlerle bağlantılı gelenekleri de etkiliyor. Zaman içinde oluşan bu deneyim, kimi zaman sözlü anlatılarla, kimi zaman üretim pratikleriyle, kimi zaman da gündelik yaşamın içinde kuşaktan kuşağa aktarılıyor.

Anadolu’nun farklı bölgelerinde zeytin hasadı, bağ bozumu, yaylacılık ve geleneksel tarım uygulamaları, doğal çevre ile kültürel yaşam arasındaki ilişkinin farklı örneklerini oluşturuyor. Bu pratiklerin her biri, yalnızca belirli bir işin nasıl yapıldığını değil, o işin çevresinde gelişen toplumsal ilişkileri, yerel mutfağı ve ortak hafızayı da içeriyor.

Zeytin üretimi bu ilişkiyi incelemek için somut bir örnek. Türkiye’nin önemli zeytin üretim bölgelerini ve 1990-2020 dönemine ait verileri inceleyen, 2025 yılında yayımlanmış bir araştırma; sıcaklık ve yağış değişimlerinin zeytin yetiştiriciliği açısından taşıdığı risklere dikkat çekiyor. Özellikle çiçeklenme dönemindeki sıcaklık koşulları, ürün miktarı üzerinde etkili olabiliyor. Araştırma, geleneksel çeşitlerin ve yetiştirme yöntemlerinin değişen iklim koşulları karşısındaki durumunu da ele alıyor.

Bu bulgular, iklim değişikliğinin üretim üzerindeki etkilerini değerlendirirken yerel deneyimin de incelenmesi gerektiğini gösteriyor. Üreticilerin mevsimlere ilişkin gözlemleri, toprak ve su kullanımı konusundaki bilgileri, bilimsel araştırmaların yerine geçmez; ancak araştırmalarla birlikte değerlendirildiğinde bölgesel deneyimin anlaşılmasına katkıda bulunabilir.

Üretim kültürünün geleceği yalnızca iklim koşullarına bağlı değil. Ekonomik dönüşüm, göç, üretim maliyetleri ve kırsal yaşamın değişmesi de geleneklerin sürdürülmesini etkiliyor. Bu nedenle yerel kültürün korunması, geçmişteki uygulamaları olduğu gibi devam ettirmekten çok, bunların hangi koşullarda ortaya çıktığını ve bugün nasıl bir anlam taşıdığını araştırmayı gerektiriyor.

Kültürel mirasın korunmasında yeni sorular

İklim değişikliği, kültürel mirasın korunmasına ilişkin çalışmaların kapsamını da genişletiyor. Tarihî yapılar ve arkeolojik alanlar; aşırı sıcaklık, nem değişimi, sel, yangın ve kıyı erozyonu gibi risklerle karşılaşabiliyor. Bu riskler, koruma çalışmalarında yalnızca mevcut hasarın giderilmesini değil, gelecekte ortaya çıkabilecek koşulların da hesaba katılmasını gerektiriyor.

Kültürel mirasın diğer boyutunda ise belirli bir coğrafyayla bağlantılı üretim biçimleri, geleneksel yapı bilgisi ve yerel yaşam pratikleri bulunuyor. Bu bilgilerin devamlılığı, onları kullanan ve aktaran toplulukların yaşam koşullarıyla yakından ilişkili. Bir yapıyı korumak ile o yapının çevresinde oluşmuş kültürel yaşamı sürdürmek farklı çalışmalar gerektirse de ikisi birbirini tamamlıyor.

UNESCO’nun kültür ve iklim değişikliği alanındaki çalışmaları, kültürel varlıkların korunmasının yanında yerel bilgi sistemlerinin ve kültürel üretimin iklim eylemiyle ilişkisini de ele alıyor. Bu yaklaşım, kültürün yalnızca iklim değişikliğinin sonuçlarından etkilenen bir alan olarak değil, toplumların değişen koşulları anlamasına yardımcı olabilecek bir bilgi ve deneyim alanı olarak değerlendirilmesini sağlıyor.

Türkiye’de bu yaklaşım; tarihî çevrelerin iklim risklerinin araştırılması, geleneksel mimari tekniklerin belgelenmesi ve yerel üretim bilgisinin kayıt altına alınması gibi çalışmalarla somutlaşabilir. Bu çalışmaların bilimsel araştırmalarla birlikte yürütülmesi, kültürel mirasın korunması ile iklim değişikliğine uyum arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir.

Kültür kurumlarının katkısı

Müzeler, arşivler ve kütüphaneler, geçmişten kalan nesneleri ve belgeleri korumanın yanı sıra toplumların çevreyle ilişkisine dair bilgileri de saklıyor. Koleksiyonların iklim kaynaklı risklere karşı korunması, kurumların kendi binalarını ve çalışma koşullarını değerlendirmesini gerektiriyor. Bunun yanında sözlü tarih projeleri, yerel üretim kültürüne ilişkin sergiler ve araştırmalar, zaman içinde değişen yaşam biçimlerinin belgelenmesine katkıda bulunabilir.

Tiyatrolar, festivaller ve diğer sanat kurumları ise iklim değişikliğinin toplumsal etkilerini farklı anlatım biçimleriyle ele alabilir. Burada belirleyici olan, kültür-sanat etkinliklerinin yalnızca çevre konusunda farkındalık oluşturması değil; yerel deneyimlerin, tarihsel kayıtların ve bilimsel bilgilerin kamusal tartışmaya taşınmasına da alan açması.

COP31 öncesinde bu alanda öne çıkan girişimlerden biri Culture at COP31 platformu. Climate Heritage Network’ün Avrupa bölgesi yapılanması tarafından yürütülen ve Europa Nostra Türkiye ile ICOMOS Türkiye’nin ortak ev sahipliğinde faaliyet gösteren platform, kültür, sanat ve kültürel miras alanındaki kuruluşların konferansa katılımını koordine etmeyi amaçlıyor. Platformun hedefleri arasında kültürün uluslararası iklim politikalarında daha görünür olması, Türkiye’deki kültür aktörleriyle uluslararası kuruluşlar arasında bağlantı kurulması ve konferans boyunca kültür odaklı çalışmaların koordine edilmesi bulunuyor.

Platformun duyuruları, kültürel mirasın iklim politikalarıyla ilişkisinin konferans öncesinde de tartışıldığını gösteriyor. Bununla birlikte önerilen etkinlikler ile resmî olarak kesinleşmiş program maddelerini birbirinden ayırmak gerekiyor. COP31 sırasında hangi çalışmaların gerçekleştirileceği ve bunların hangi sonuçları doğuracağı, konferansın güncel programı ve sonrasında yayımlanacak bilgiler üzerinden değerlendirilebilecek.

Antalya’da başlayacak tartışma

COP31’in kültürel gündemi, iklim değişikliğinin doğal çevreyle sınırlı olmayan sonuçlarını ele almak için bir fırsat sunuyor. Anadolu’nun üretim gelenekleri, yerel bilgisi ve kültürel mirası, çevresel değişimin toplumsal yaşamla ilişkisini araştırmak açısından önemli bir birikim oluşturuyor.

Bu birikimin korunması için yerel deneyimlerin belgelenmesi, kültürel varlıkların iklim risklerinin değerlendirilmesi ve kültür kurumlarının uzun vadeli çalışmalar yürütmesi gerekiyor. Bilimsel araştırmalarla yerel bilginin birlikte ele alınması, geçmişten aktarılan deneyimlerin günümüz koşullarında nasıl değerlendirilebileceğini anlamaya yardımcı olabilir.

Antalya’da başlayacak COP31’in bu alandaki etkisi, kültürel miras ve geleneksel bilginin programda yer almasıyla sınırlı kalmayacak. Asıl önemli olan, konferansta açılacak tartışmaların araştırmalara, koruma çalışmalarına ve kültür politikalarına nasıl yansıyacağı. İklim değişikliği karşısında kültürel hafızayı korumak, geçmişi yalnızca kaydetmek değil, onu oluşturan bilgi ve deneyimin gelecekte nasıl yaşayabileceğini de araştırmak anlamına geliyor.