Bugüne kadar buna defalarca şahit olmuşuzdur. Meselâ askerde bir er, kendisine verilen vazifeyi en güzel şekilde yapar. Komutan gelir, yapılan işi görür ve takdir eder. Tam o sırada bir onbaşı, çavuş ya da usta er hemen atılır: “İşte komutanım, biz yaptık, biz ettik!” der ve başkasının emeğine sahip çıkmaya çalışır.

Bazen iş yerlerinde de aynı manzarayla karşılaşırız. Bir eleman kendisine verilen işi güzelce yapmıştır. Patronu veya amirleri gelip onu takdir edeceği sırada bir başkası hemen söze girer: “Yaptık efendim, güzel oldu!” Böylece başkasının başarısından kendisine pay çıkarmaya çalışır.

Aile ortamında da benzer hadiseler yaşanır. Diyelim ki evde hor görülen, kıymeti pek bilinmeyen biri güzel bir iş yapmıştır. Anne veya baba onu takdir edecekken başka bir kardeş ya da büyüklerden biri hemen atılır: “Ben yaptım!” der. Daha sizin bir şey söylemenize bile fırsat vermeden başkasının emeğini sahiplenir.

Günlük hayatımızda, iş yerlerinde, aile ortamında, askerlikte ve daha pek çok yerde karşılaşabileceğimiz bu davranış, insanı ne kadar incitir! İnsan, kendi emeğine el konulduğunu, başarısının başkasına mal edildiğini hisseder. Haksızlığa uğramanın verdiği huzursuzluk da cabasıdır.

Gençlik yıllarımda, gazetecilik yaptığım dönemlerde ben de buna benzer hadiselerle karşılaştım. Henüz acemi olduğumuz, mesleğin başında bulunduğumuz zamanlarda güzel bir röportajın veya haberin peşine düşer, emek verir, uğraşırdık. Fakat ortaya çıkan başarının bize ait olduğunu göstermeye, emeğimizi ortaya koymaya bazen imkân verilmezdi. Daha tecrübeli bazıları yaptığımız işe sahip çıkar, hatta kimi yazıların altına kendi isimlerini koyarlardı. Bir insanın emeğinin başkası tarafından sahiplenilmesi gerçekten incitici, insanın huzurunu kaçıran bir hadisedir.

Peki, bütün bunları niçin anlattım?

Şimdi meselenin başka bir yönüne gelelim: İnsan, kendi emeğine başkasının sahip çıkmasına üzülürken, acaba kendisi de sahip olduğu nimetleri ve kabiliyetleri ne kadar kendinden biliyor? Başkasının başarısını sahiplenmek ne kadar yanlışsa, bize verilen kabiliyetleri de bütünüyle kendimizden bilmek o kadar büyük bir yanılgı değil mi?

Fahrlenmek, şöhret düşkünü olmak, sesimizle, sözümüzle, kabiliyetimizle gururlanmak, bunlarla başkalarına üstünlük taslamak… İyi ama ses senin mi ki onunla havalara giriyorsun? O sesi yaratan, o sesin özelliklerini sana veren kim?

Güzel bir yazı yazdın; bir hikâye, roman veya sanat eseri ortaya koydun. Elbette emek verdin, düşündün, araştırdın, iradeni kullandın. Fakat o iradeyi, aklı, anlayışı ve ifade kabiliyetini sana kim verdi? Allah imkân ve fırsat vermeseydi, kelimeleri zihninde bir araya getirip onlara hayalinde prova yaptırabilir, sonra kâğıt üzerinde bir resmigeçit yapar gibi sıralayabilir miydin?

Demek ki insanın ortaya koyduğu eserde emeği ve iradesi vardır; fakat bu emeği mümkün kılan akıl, kabiliyet, imkân ve nimetler de vardır. İnsan bunları kendisi yaratmış değildir. Bize düşen, kendi payımıza düşen gayreti göstermek, ardından da bize verilen nimetlerin sahibini unutmamaktır.

Bir yazarın, şairin, ressamın, sanatkârın; sesi güzel olanın, güzel yemek veya tatlı yapanın kabiliyetini kendinden bilerek gururlanması ne kadar anlamsızdır!

Düşünün: Güzel bir tatlı yaptınız. Şeker nereden geldi? Şeker pancarından veya şeker kamışından… Un nereden geldi? Buğdaydan… Kakaoyu, yağı ve diğer malzemeleri siz mi yarattınız? Buğdayı siz mi var ettiniz, şeker pancarını siz mi yarattınız? Peki, bütün bu malzemeleri bir araya getirecek aklı, onları işleyecek elleri, o ellerdeki gücü ve hareket imkânını kim verdi?

Elbette insan çalışır, öğrenir, tecrübe kazanır ve ortaya güzel bir eser koyar. Fakat bütün bunları mümkün kılan nimetleri kendinden bilip övünmek, hakikati gözden kaçırmaktır. Hünerini inkâr etmesi gerekmez insanın; hünerinin kaynağını unutması da gerekmez.

Öyleyse gururun, kibrin ve şöhretperestliğin nesi var ki insan bunlarla kendini büyütmeye çalışıyor? Sahip olduğumuz şeylerin emanet olduğunu unuttuğumuzda, kendimize ait olmayan bir mülkün sahibi gibi davranmıyor muyuz?

Birinden ödünç araba almışsınız. Bir yerlere gidiyor, görenlere hava atıyorsunuz. Neyin havasını atıyorsunuz? Araba sizin değil! Birisi size daktilosunu veya bilgisayarını vermiş, siz de orada bir metin hazırlamışsınız. Sonra o aleti göstererek kendinizi büyük göstermeye çalışıyorsunuz. Oysa o da size emanet verilmiş bir şeydir.

İşte insanın kendi kabiliyetlerini, imkânlarını ve başarılarını mutlak anlamda kendinden bilmesi de bundan farklı değildir. Emaneti mülk, nimeti şahsî kudret, kabiliyeti de üstünlük sebebi zannetmek…

Bugün On Sekizinci Söz üzerinde çalışırken düşündüm: İnsan bazen bildiğini zannettiği bir hakikati yeniden tanır, kendine gelir. Okur, düşünür ve kendi nefsine dönüp bakar.

Evet, hiçbir şey bizim değil! Yazdığım şu yazıda bile ne kadar çok emanet var. Aklım, hafızam, kelimeleri bir araya getirme kabiliyeti, düşünme imkânı… Bunlardan hangisi kendime ait ki? Hatta “Bu yazı benim.” derken kullandığım kelimeleri, onları söyleme ve yazma imkânını bile kendim var etmemişim.

İnsan bunu düşündükçe, kendine ait sandığı şeylerin ardında ne büyük bir ilahî ihsan bulunduğunu daha iyi anlıyor. “Bunu demem bile benim değil.” dedirten de Allah'ın ikramı ve tefekkürdür. Sözü söyleyen insanın iradesidir; fakat o iradeyi, dili, aklı ve ifade imkânını yaratan Allah’tır.

Evet, dünyada hiçbir şeyi mutlak anlamda sahiplenemeyiz. İster kendi emeğimizle meydana getirdiğimiz eserler olsun ister sahip olduğumuz maddî imkânlar… Her şeyin bir sebebi, her nimetin bir kaynağı vardır. İnsan kendi gayretini ortaya koyar; fakat neticeyi meydana getiren bütün şartların mutlak sahibi değildir.

Biz, bu hakikatlerin üzerimizden geçtiği bir köprü oluruz ve bazen de sesi duyuran bir hoparlör gibiyiz. Köprü, üzerinden geçen yolcuyu kendisinin yaratmadığı gibi hoparlör de duyurduğu sesin sahibi de değildir. Elbette insan bir köprüden veya hoparlörden ibaret değildir; iradesi, sorumluluğu ve kulluk vazifesi vardır. Fakat bize verilen kabiliyetleri kendimizden bilip büyüklük taslamamız da doğru değildir.

Dileseydi Allah, bugün benim yazdığım bu yazıdan çok daha güzelini başka bir kuluna da yazdırabilirdi. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, On Sekizinci Söz’de bu hakikati ne güzel ifade etmiştir:

“Senin vazifen fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacalettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedamettir. Senin kemalin hodbinlik değil, hudâbinliktedir.”

Bu ifadelerde insanın önüne bir ölçü konuluyor: Kendini görmek yerine kendisine verilen nimetleri görmek; kabiliyetleriyle övünmek yerine nimetin sahibine şükretmek; başkalarından takdir beklemek yerine kendi kusurlarını fark edip nefsini hesaba çekmek…

İnsanın kendini tanıması, haddini bilmesi ve emanet şuuruyla yaşaması ne kadar mühim! Çünkü insan, kendisine verilen bir nimeti kendinden bildikçe enaniyetine kapı aralayabilir. Oysa nimetlerin sahibini tanıdıkça şükrü, aczini fark ettikçe tevazuyu, başkalarının hakkını gözettiğinde de adaleti öğrenir.

Demek ki bize düşen, emanetleri sahibinin ihsanı olarak bilmek; neşterle enâniyeti ve şöhreti benliğimizden kesip atmak ve de hamd ile şükrümüzü hakiki Mâlik’e yöneltmektir.

Son söz: Ses de bizim değil, söz de… Akıl da bizim eserimiz değil, kabiliyet de… Bize düşen, gayret etmek; bir işi layıkıyla yapmak hakkını vermek; başkasının hakkına girmemek ve bize verilen nimetleri kendimizden bilmemektir. Çünkü insanı büyüten, kendisini büyük görmesi değil; nimet karşısında haddini bilip şükretmesidir. Haddini bilen ise Allah katında şöhretlidir.