Eylül biraz da suyun kenarından gelir. Suyun ağır ağır aktığı, akşamın ışığının nehrin üzerine ince bir tül gibi serildiği, doğanın yeşilinin gökyüzüne doğru yükseldiği doğal yerlerden gelir. İçinde suyun serinliği, toprağın kokusu, uzaklardan gelen bir rüzgâr ve insanın kalbine dokunduğunda ne olduğunu tam olarak anlayamadığı bir yakınlık taşır. Eylül, belki de bu yüzden başka hiçbir aya benzemeyen bir duyguyla gelir. Yazın ateşini tamamen söndürmeden sonbaharın serinliğini getirir. İnsanın içini üşütmeden tenine dokunur. Ve tam o sırada, insanın içinde uzun zamandır sessizce bekleyen aşk uyanır.

Gölün kenarında yürürken insan aşkın aslında ne kadar eski olduğunu hisseder. Nehir akıp gider, bahçeler susmadan yeşerir, gökyüzü akşamdan geceye doğru yavaşça değişir. Dünya kendi ritmi içinde sürüp giderken iki insan birbirine bakar. O bakışın içinde birdenbire başka bir dünya belirir. Henüz hiçbir şey söylenmemiştir. Henüz eller birbirine değmemiştir. Fakat havada bir şey vardır. İki kalp, sanki görünmez bir rüzgârın içinde birbirlerine doğru çırpınmaya başlamıştır.

İşte Eylül biraz da budur: Havada çırpınan iki kalbin pembeleşerek flörtleşmesidir.Kalplerin pembeleşmesi, aşkın insanın bedenine verdiği o güzel mahcubiyettir. Bir bakışın biraz uzun sürmesi, sonra gözlerin kaçırılması, yeniden birbirini araması, gülümsemenin kendiliğinden yüzün üzerine yerleşmesi… İnsan âşık olduğunda yalnızca kalbi değişmez; yüzü de değişir. Sesi başka türlü çıkar, yürüyüşü hafifler, gözleri başka bir ışıkla bakar. Sanki beden, kalbin gizlediği şeyi herkesten önce ele verir. Aşkın en güzel taraflarından biri de budur: İnsan sevdiğini saklamaya çalışırken yüzü onu ele verir.

Eylül bu yüzden utangaç değildir ama mahcuptur. Tutkuludur ama bağırmaz. İçinde büyük bir ateş taşır ama o ateşi sessizce taşır. Eylülün Dicle’nin, Fırat’ın suyuna benzeyen bir tarafı vardır; derindir, hareketlidir, sürekli ilerler ama kendisini gösterişle anlatmaz. Hevsel bahçelerine benzeyen başka bir tarafı vardır; bereketlidir, canlıdır, dokunduğu her şeyi çoğaltır. Eylülün aşkı da böyledir. İki insan birbirine yaklaştıkça aralarında yalnızca bir ilişki değil, yeni bir dünya oluşur.

Belki aşk tam olarak budur. Bir insanı kendine sahip olmak için istemek değil, onunla birlikte dünyanın başka türlü mümkün olduğunu fark etmektir.Bir kafede yan yana oturursun. Çay içersiniz. Akşam serinlemeye başlamıştır. Sevdiğin insan hafifçe üşür. Montunu onun omuzlarına bırakırsın. Dışarıdan bakıldığında küçük bir hareket gibi görünür bu. Oysa aşkın bütün felsefesi bazen böyle küçük bir harekette saklıdır. Çünkü aslında montunu onun bedeninin üzerine değil, kendi kalbinin üzerine örtersin. Onun üşümesini istemezsin. Onun teninin soğukla karşılaşmasına dayanamazsın. Sevdiğin insanın bedenini korumak, bir anda kendi ruhunu korumaya dönüşür.

Sonra birlikte gölün kenarına gidersiniz. Rüzgâr saçlarına dokunur. Sen onun fotoğraflarını çekersin. O sana bakarak güler. Sonra telefonun kamerasını kendinize çevirip bir selfie çekersiniz. Fotoğrafta iki insan vardır ama aslında kadraja sığmayan kocaman bir dünya kurulmuştur. Göl vardır, rüzgâr vardır, akşam vardır, Eylül vardır. Birbirine bakarken pembeleşen iki yüz ve havada çırpınan iki kalp vardır.

O fotoğrafın asıl güzelliği, zamanı durdurmasında değildir. Tam tersine, zamanın geçtiğini bize hatırlatmasındadır. Çünkü aşkın en derin tarafı, sonsuza kadar süreceğine dair güvence vermesi değil, şimdi yaşanan anı sonsuzmuş gibi yoğunlaştırmasıdır. Sevdiğin insanın yüzüne bakarken bir an için zamanın dışına çıkarsın. Dünya oradadır ama artık dünya eskisi gibi değildir. Dicle başka akar, gökyüzü başka renklenir, rüzgâr başka eser. Çünkü insan sevdiğinde yalnızca bir başkasını görmez; dünyayı o insanın içinden yeniden görmeye başlar.

Eylülün bana söylediği şey tam da budur. Hayatın güzelliği büyük ve görkemli anlarda değil, iki insanın birbirine doğru biraz daha yaklaşmasında saklıdır. Bir bakışın uzamasında, bir gülümsemenin saklanamamasında, bir omuzun üzerine bırakılan montta, birlikte içilen çayda, göl kıyısında çekilen bir fotoğrafta, ayışığının iki insanın yüzüne aynı anda düşmesinde…

Ve belki aşkın en güzel hali, henüz tam olarak aşk olduğunu söylemeye cesaret edemeyen o ilk andır.İki kalbin havada birbirini aradığı, birbirine yaklaşırken pembeleştiği, biraz utandığı, biraz coştuğu, biraz da kendisini ele verdiği o tatlı aralık.

Dicle’nin-Fırat’ın kıyısından gelen, Hevsel’in yeşilinden beslenen, suyun hafızasını taşıyan bir Eylül akşamında insan şunu anlıyor:Bazı mevsimler takvimde başlar.Bazıları ise bir insanın gözlerinde.Ve bazı Eylüller hiç bitmez.Çünkü insan bir kere sevdi mi, sevdiğinin yüzünde her yıl yeniden sonbahar başlar.