İsviçre’nin mal ve hizmet arzını güvence altına almaktan sorumlu olan resmi devlet kurumu, “Ulusal Ekonomik Arz Federal Ofisi” vatandaşlarına ilginç uyarılarda bulunuyor.

Sitesinde yer alan bir uyarı aynen şu şekilde; “Tüketim malları, özellikle gıda ürünleri, sorunsuz işleyen bir dağıtım sistemi aracılığıyla her gün ülkenin her yerine taşınmaktadır. Bu sistem, yolların kapanması veya başka herhangi bir nedenle aksarsa, uzak bölgeler gıda tedarikinden hızla mahrum kalabilir. Günümüzde tedariklerin aylarca gecikmeyeceğini varsayabiliriz, ancak yine de birkaç gün gecikebilir. Bu nedenle, yaklaşık bir hafta yetecek kadar yiyecek bulundurmanızı öneririz.”

Başka bir yerde; “Herkes beklenmedik bir şekilde acil bir durumla karşı karşıya kalabilir. Bu gibi durumlarda, kişiye özel olarak hazırlanmış acil durum malzemeleri, güven verici bir yedek kaynak görevi görür” diyerek ne yapmaları gerektiğini söylüyor.

Buna göre kişi başı 9 litre su (1 altılı paket), ayrıca ek içecekler. Yaklaşık 1 haftalık yiyecek. Örneğin, pirinç, makarna, yağ, hazır yemekler, tuz, şeker, kahve, çay, kuru meyve, müsli, tost, çikolata, UHT süt, sert peynir, kurutulmuş et, konserve yiyecekler.

Buna ilaveten, pilli radyo, el feneri, yedek piller. Mumlar, kibrit/çakmak, gazlı ocak...

Nedenini anlamasam da henüz bizim ülkemizde bu türden uyarılar yapılmıyor. Belki de vatandaşlarımızı endişelendirmek istemiyor olabilirler.

Covid döneminde kesintiye uğrayan tedarik zincirinden sonra hayatın ne denli pahalılaştığını birlikte yaşayıp gördük.

O dönem, Covid ve iklim değişikliği politikalarının toplumun ve küresel ekonominin “büyük sıfırlanmasına” katkı sunmak amacıyla tertiplendiğini ifade etmiştim. Bugün de aynı görüşü savunuyorum.

Bu planlamaların uzun soluklu ve belirli test aşamalarıyla birlikte yürütüldüğünü söylemek artık bir komplo teorisi olmaktan çıktı.

Biraz geriye gidelim;

İkinci Dünya Savaşı yıllarında birçok ülke, vatandaşlarına karne yoluyla gıda temin ediyordu. 1939-1950 yılları bu anlamda çok sıkıntılı geçmiştir.

Süt, şeker, kahve ve diğer temel ihtiyaç maddeleri ancak kupon ve karne yoluyla satın alınabiliyordu. Örneğin İsviçre’de 1943'ten itibaren, yetişkinler için gerekli görülen günlük 2.160 kaloriye ancak birkaç ayda ulaşmak mümkün oluyordu.

Tedarik zincirlerinin yeniden kurulamadığı savaş sonrası dönemde yaşandı bunlar.

Türkiye’de de o yıllarda ekmek karnesi uygulaması başladı. 1942-1946 yılları arasında savaş ekonomisi, kıtlık ve üretim düşüşü nedeniyle hayata geçirilen bu uygulama hala siyasi çevrelerde tartışma konusudur.

O dönem, mahalle muhtarları hanedeki kişi sayısı kadar karne dağıtırdı. Yetişkinler, günlük 375 gram ekmek. 7 yaşından küçük çocuklar da bunun yarısı kadar alabilirdi.

Bu durum haliyle dar gelirlileri ve şehirlerde yaşayanları zorladı. Bu arada ekmek dışında şeker, kahve, kumaş gibi temel ihtiyaçlar da karaborsaya düştü.

Yıllar sonra bir pandemi tasarladılar, bu sefer de insanların telefonlarına QR kodu uygulaması ve aşı kartları yüklediler. Birçok haktan mahrum bırakılan insanlar hayatlarına bu kodlarla limitli yaşamak zorunda bırakıldılar.

Şimdi bir sonraki büyük kriz için gıda karnesi akıllı telefonlarımıza yüklenebilir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında olduğu gibi kişinin ne kadar gıda alabileceği gerçek zamanlı olarak bilen dijital bir altyapıya dönüşebilir. Buna hazırlıklı olunuz.

Dubai İklim Zirvesi’nde 130'dan fazla ülke gıdayla ilgili bir deklarasyona imza attırılmıştı. Bu ülkeler de 5,7 milyar insanı ve küresel gıda üretimi ve tüketiminden kaynaklanan tüm emisyonların yüzde 75'ini temsil ettiklerine inanıyordu!

Unutmayın, her şey önceden planlandı.